1998 yılında Rêber APO’nun MED TV’ye katıldığı bir programdan derlenmiştir.
MED TV: Her şeyden önce, bize gününüzü ayırdığınız için teşekkürler Sayın Başkan.
Değerli izleyicilerimiz,
Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Biz bugün vesilesiyle PKK Genel Başkanı Sayın Abdullah Öcalan ve bir grup kadın militanla bir söyleşi düzenledik. Grubumuz oldukça zengin; her ulus ve alandan birçok kadın militan var. Söyleşimizin zengin içerikli olacağını düşünüyoruz. Şimdi Sayın Öcalan’a geçmek istiyoruz.
Sayın Başkan,
Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Bugün vesilesiyle hem dünya devrimci kadın hareketlerinin, hem de özelde Kürdistan kadınının, kadın hareketinin durumunu incelemek istiyoruz. Buna yönelik çeşitli sorularımız olacak.
Öncelikle 8 Mart’ta, dünya kadın hareketlerinin birleşmeleri gereken nokta ne olmalıdır? Aynı zamanda siz 8 Mart’a Kürdistan kadını açısından nasıl bakıyorsunuz? Yarattığınız kadın hareketiyle, 8 Mart arasındaki bağı nasıl kuruyorsunuz? Bunları açıklamanız, izleyicilerimiz açısından önemli olacaktır.
Rêber APO: Her şeyden önce, yalnız 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olmasını yadırgıyorum. Bütün günlerin kadınlı, özgür kadınlı olması yaşamın vazgeçilmez bir koşuludur. Ama bu 8 Mart gerçeği bile şunu çok açıkça gösteriyor ki, yaşamda kadın yoktur. Sadece böylesi bir günde anılmaya değer gibi yaklaşılması, kölelik boyutunun derinliğini göstermektedir. Benim için giderek yoğunlaştığım bir çalışma alanıdır. Savaştan bağımsız görmüyorum. Hatta eski devrimlerin tümünde olduğu gibi günümüz devrimlerinin, özellikle de Kürdistan Devrimi’nin başarması gereken en temel konu; kadın etrafındaki yaşamı çözme işidir. En gelişkin savaş sorunlarından tutalım, barışa ve onun özgür temeldeki gelişimine kadar işlerin odağında yer almaktadır.
Kadın; etrafındaki örülmüş zihniyet, ideoloji, örgüt, baskı, sömürü gerçekliğiyle ele alınmadıkça, çözümü bu temelde derinleştirmedikçe; devrimi -dolayısıyla savaşı- kadından kopuk olarak ele aldıkça, ne savaşın tam bir özgürlük savaşı olması mümkündür, ne de ardından gelişebilecek barışın gerçek bir barış olabilmesi mümkündür. Bunun temel ve çok köklü bir koşulu, kadın etrafındaki ilişkiler ağının çözülmesidir.
Aileden tutalım ahlaka, hatta felsefeye, dini yaşama kadar hepsi bu konuda ne söylüyor? Bundan da öteye ne yapmışlardır, ne yapmayı düşünüyorlar? Bizzat nasıl bir düzen kurulmuştur? Bütün bunların çözümlenmesi hayatidir.
Kürdistan Devrimi üzerinde yoğunlaştıkça, soruna daha fazla ilgi duymamın ve bunda bir çözümü aramamın öyle savaştan kopuk olmadığını belirtmek istiyorum. Hem savaşı geliştirmede, hem de onun doğru anlamı üzerinde mesafe kaydetmede, bu sorunu ciddi olarak ele almaya ihtiyaç duyuyorum. Kaldı ki “kadınsız devrim olmaz, yaşam olmaz” denilir, bu doğrudur. Fakat günümüzde neredeyse bu haliyle kadınlı yaşam, hele mevcut statüko altında erkekli yaşam, benim halen kabul etmekte zorlandığım bir yaşam biçimidir. Hatta kendi devrimimi, bu yaşam tarzını değiştirmek amacıyla geliştirdiğimi söylesem, belki de bir gerçeği çarpıcı bir şekilde dile getirmiş olacağım.
Alışılageldiği gibi, “8 Mart, dünya kadınlığı açısından ne anlama gelebilir” diye bir soru sorulduğunda verilecek cevap; derinleşmiş bir köleliğin hatırlanması/anılması, çok sembolik ve hatta bana göre biraz da gayriciddi bir önemin verilmesi anlamına gelir. Neden bir gün kadın günü oluyor? Yaşamın vazgeçilmez bir ögesi, neden bir günde anılmaya değiyor? Ve buna Anneler Günü gibi bir gün de hediye ediliyor. Bunlar bana göre samimiyetsizliğin ifadesidir, bunu aşmak gerekir. Bütün günleri “8 Martlar” gibi geliştirmek, ele almak gerekir.
Kürdistan boyutuyla bizim bugün için söyleyeceğimiz fazla bir şey yok. Kadınlı devrimi biz büyük bir çaba halinde sürdürmekteyiz. Her gün 8 Mart’ın klasik anılmasının da çok üstünde geçmektedir. Hatta bizde işler öyle bir hal almış ki, bu konuda aşama yapamayan bir kadın veya erkeğin pek yaşama hakkını bulacağını da sanmıyorum. Sadece Kürdistan halkı için de değil, uluslararası düzeye yönelik tutum belirlemek isteyen güçler, özellikle kadınlar bu süreci anlamak istiyorlar. Sanırım bu tartışmalarımızda biraz bunu açıklığa kavuşturacağım.
Umarım önümüzdeki süreçte kadınlı toplantılara daha fazla önem vereceğim. Kendi payıma düşeni yapmayı bir borç olarak görüyorum. Özellikle bizde hep anılmaya ihtiyaç duyulan şehitler var. Gerek kendini ‘bombalaştırarak patlatanlar’ ve böylece de insansoyunun belki ulaşabileceği en ciddi eylemlerin, özgürlük eylemlerinin sahibi olanlar, gerekse kendini yakarak bu biçimiyle de kendisini temizlemek isteyen kadın soyunun, bize yüklediği görevleri bu şehitler şahsında yerine getirmek benim için bir borçtur. Bugün vesilesiyle bunu özellikle belirtmem yerinde olacaktır.
MED TV: Sayın Başkan, hemen şu soruyu sormak istiyoruz: Konuşmanızda da belirttiniz; PKK Önderliğinin ve PKK’nin, özellikle kadın sorununa bakış açısı dünyanın dört bir yanındaki kadınların ilgisini çekiyor. Yani şu andaki tartışma düzeyiniz ve yaklaşımlarınızla bir ilgi odağı durumundasınız. Hareketinize Kürt kadınları dışında diğer uluslardan da birçok katılım var. Anlamaya-kavramaya yönelik, yoğun bir istem var. Kadının kendini PKK Önderliğine yakın hissetmesini neye bağlıyorsunuz? Sizce diğer uluslardan gelen kadınlar niçin kendisini yakın hissediyor?
Rêber APO: Kadın ilgisinin giderek gelişeceği kanaatindeyim. Bunun esas nedeni, erkek egemenlikli bir dünyanın geçerliliğini, eskiyi de aratmayacak bir biçimde sürdürmekteki ısrarıdır. Hatta erkek egemenlikli ideoloji, onun yaşama yansıtılışı, kadın sorununu daha da ağırlaştırmıştır. Özellikle son dönem 20. yy devrimlerinde kadın açısından bazı açılımlar olmuşsa da tam çözüme gidilememiştir. Hatta reel sosyalizmin gerçekleştiği, resmileştiği ülkelerde bile bunun kadın devrimine taşırılmadığı, klasik yaşam ölçülerinin en ‘benim!’ diyen sosyalist önder kişiliklerde bile sürdürüldüğü açıkça ortada. Bana gelince, benim bunu biraz daha değişik ele aldığım ve sorunu çok daha derin ve çok genel (evrensel) ele aldığım doğrudur.
Ben burada salt bir Ulusal Kurtuluş Devriminin ihtiyaçlarını göz önüne getirerek bir kadın çözümlemesi yapmıyorum. Hatta güncel dönemi kurtarmak açısından “nüfusun yarısıdır, onlarsız devrim olmaz” gibi dar bir anlayış içerisinde de değilim. Daha köklü uğraşıyorum. Benim için bir felsefe ve moral çalışmasıdır bu. Kendi sosyalist anlayışımı gerçekleştirmem için, bunu çözmem gerekiyor. Bir erkek kişiliği olarak, halen yaşam arayışı içindeyim. “Kadınlı yaşam nasıl olmalı, genelde yaşam nasıl olmalı” sorusunu sorarken, “kadınlı yaşam nasıl olmalı” sorusu benim için halen üzerinde yoğunlaşılması gereken bir sorudur.
Bunda açık ve hiçbir geleneksel önyargıya-ahlaki değere sığınmadığımı belirtmeliyim ki, cinsel boyutlu yaklaşımlardan tutalım, kadınla yaşamı bütün alanlarda paylaşmaya, politikada ve hatta ordulaşma faaliyetlerinde paylaşmaya kadar, sorunların olduğuna inanıyorum. Bunların açıklıkla tartışılmasının gereğine önem veriyorum. Sadece tartışılmanın sınırlarıyla yeterli kalınmaması, bunu daha da ilginç veya çarpıcı devrimsel çözümlere götürmek gerektiği beni daha fazla ilgilendiriyor. Ve bunu, dönem sosyalizminin yapması gereken en temel işlerinden birisi olarak değerlendiriyorum. Salt sınıf mücadelesinin yeterli olmadığı, -ki reel sosyalizmde bu oldukça kanıtlanmıştır- günümüzde devasa boyutlara ulaşmış çevre sorunları, artık kapitalist-emperyalizmin doğayı bütünüyle tahrip edip, yaşanmaz duruma getirmesine nasıl bir sosyalist devrimle köklü bir çözüm gerekiyorsa, kadın boyutunda da bu fazlasıyla geçerlidir.
Yaşamın her alanını ilgilendiren bu soruna geleneksel düzen yaklaşımlarının çok ötesinde, ideolojik olmaktan tutalım pratik birlikteliklere, evliliğin bile yeniden sorgulanmasına kadar her boyutta yeni yaklaşımlara ihtiyaç olduğu kanısındayım. Bu yönlü yaklaşımlarım dikkat edilirse, çok evrensel bir yaklaşımdır. Salt ulusal kadın kitlesiyle ilgili değildir. Uluslararası alanda da ilgi gelişmektedir. Bu yönlü gelişecek bir sosyalizm anlayışı, şüphesiz kadını çok daha fazla gündemleştirecektir. Kadın sorunu salt cins boyutlarında, -örgüt boyutlarında değil- toplumun tüm alanlarında “nasıl olmalı” biçiminde sorgulanacaktır. Ve cevaplar geliştikçe görülecektir ki esasta savaş ve barış bir kadın sorunudur. Kadın iradesi, kadın kişiliği gündeme girmedikçe, salt erkek egemenlikli anlayışlara dayalı çözümlerin, ne savaşı, ne barışı tek başına halledemeyeceği anlaşılacaktır.
Dolayısıyla önümüzdeki dönem devrimlerinin hatta 21. yy devrimlerinin savaşlarının da ve onların ardından gelişecek barış süreçlerinin de sağlıklı kılınabilmesi için kadın devrimini derinleştirmemiz gerekiyor. Sanırım ilginin esas nedeni budur.
MED TV: Sayın Başkan, siz kadını ele alırken, kadın hareketini geliştirirken, özgürleşme konusunda belirli bazı noktaları ortaya koyarken kadında neyi gördünüz? Kadının özgürlüğünde ne var?
Rêber APO: Ben kadında her şeyden önce tehlikeyi görüyorum. Kendimi tanıdığımdan beri anamla hesaplaşmaktan tutalım, sizin gibi kızlarla uğraşmaya-hesaplaşmaya kadar derin bir tehlikenin farkında olmak gibi bir özellik benim için etkileyicidir. Karşı cinsler beraber olmadan, tek başlarına olamazlar. Ama genelde öyle bir durum var ki, bu ilişki fazla kazandırmıyor. Bu ilişki doğru çözümlenmediğinde, neredeyse yaşamı bütünüyle tehdit ediyor. Hep bunun endişesi içindeyim ve bu endişe beni çok yoğun bir çözümleme gücüne götürüyor.
Başlangıçta sezgi yoluyla ‘bu ilişkilerde bir hastalık var, bu ilişkilerin böyle olmaması gerekir’ diyordum. Çok iyi bildiğiniz, köylerde başlık parası ile yanı başımda en sevdiğim veya birlikte olmak istediğim kızların, birdenbire adeta ortadan kaybedilişi bir yitiklik gibi gelirdi. ‘Bu işte doğallık yok’ diyordum. Ardından tüm düzene baktığımda para gücü olanın, baskı gücü olanın, aslında kadını çoktan aldığını gördüm. Özgürlük ilkesine göre, güzellik ilkesine göre ilişkilerden eser kalmadığını, sadece hayalde bunun mevcut olduğunu farkettim. Şiirde, edebiyatta, resimde, sinemada aslında ne kadar sahne, senaryo düzenlenirse düzenlensin, son tahlilde bunların kitleleri adeta afyonlaştırmada kullanıldığını gördüm. Esas olanın, baskı ve sömürünün kadın konusunda en vahşi kanunlarını uyguladığını ve aşkı öldürdüğünü her şeyden önce gördüm. Bu beni adeta bir intikamcılığa kadar yöneltti.
Aşk kutsal bir kavram. Aşkın katledilişi benim için kolay kolay kabullenilemez bir duygu, bir düşüncedir. Ben bu konuda herkesin yaptığı gibi bir bireyciliğe saplanmadım. Klasik erkek yaklaşımlarıyla kendimi çözmek istemedim. Biraz güç toparlayarak, örneğin bugün adı sanı belli bir güç kişisiyim, buna dayanarak bu sorunu çözmek istemedim. Doğru değil, cins tatminlerini güce dayanarak çözmek istemedim. Bu bana biraz ahlaksızca geldi. Gönüllülükten yoksun, özgürlük iradesinden yoksun, güce dayalı bir tehlikeyi kendimde görmeye başladıkça, kendimi kaybetmemeye de büyük özen gösterdim.
Bu aynı zamanda şu tehlikeyi de beraberinde getiriyor; güç geliştikçe, erkekte ilk uygulama alanı, insanlar üzerinde bir statü geliştirmektir. Nedir statüsü? Kendisini ya bir manevi şahsiyet gibi, olağanüstü propagandalarla -çömezleriyle bunu yapar- kabul ettirir ya da baskı aygıtlarıyla -buna sömürüyü de ilave ederek- insanları zayıflatarak kendine bağlamak ister. Erkekte yoğunlaşan gücün gelişim süreci böyledir. Bu kadında çok daha tehlikeli bir biçimde boyutlanır. Erkek böylece baskı ve sömürü gücünü kendi kişiliğinde yoğunlaştırdıkça, kadına yaklaşımı maalesef çok dengesiz, çok tehlikeli bir mal yoğunlaştırması biçimindedir. Getirdiği boyut aslında esef vericidir. Kadını son derece tutsaklıkta bir incelmeye tabi tutar, metalaşmada bir incelmeye tabi tutar. Kendi egoizmini tatmin etmek için, sonuna kadar kadını güçsüzleştirir, iradesizleştirir ve bir kukla haline getirir. Kadını efendisinin bir süs köpeği haline getirir ve tatmin olduğu için de bundan gurur duyar.
Neredeyse bütün sınıflı toplumların gelişiminde durum böyledir. Sınıflı toplum geliştikçe ağırlıklı olarak erkekte güç yoğunlaşır. Erkekte güç yoğunlaştıkça, kadın gücünde muazzam bir yitiklik meydana gelir. Buna daha da açıklık getirelim. Ortadoğu din geleneklerinde bilindiği üzere, kadının özellikle ilkel klan toplumlardan kurtulup -bunu sanırım tarihte en iyi gerçekleştiren alan Mezopotamya oluyor- toplayıcılıktan üretime geçiş aşamasındaki gücü tartışmasızdır. Ve dinler öncelikle kadın tanrıçalar biçiminde ilk ifadesini bulmuştur. Ve halen çok etkili bir isim olan, Kürtçe’de de “yıldız” anlamına gelen “İştar” -Arapça’da ve bütün dillerde de vardır-, günümüzde ise “Star, Stêrk” kadın tanrıçalığını ifade etmektedir.
Bu tanrıça aslında şöyle bir tarihi role sahiptir; ilk yerleşik toplum yaratıcısıdır. İlk köy topluluklarının kurulmasından tutalım, toplumsallaşma devriminin en önemli aşamasının büyük ölçüde kadın eylemi etrafında geliştiğini kabul etmek gerekiyor. İştar tanrıçasının herhalde tarifi böyle yapılabilinir. Kadın toplumu demek ki, bu ilk kuruluş sürecinde bir büyüklüğü temsil ediyor. Ondan sonraki süreç, sınıflı topluma geçiştir. Ve sınıflı topluma geçiş, esasta bir erkek hakimiyetine geçiştir. Erkek hakimiyetindeki gelişme o kadar sınırsız olmuştur ki, daha sonraki bütün tanrılar erkektir, aslında hiçbir kadın tanrıçası kalmamıştır. Bütün imparatorlar erkektir. Çok az istisnalar dışında kadın olsa da, onlar da erkeksi kadınlardır. Bütün komutanların, bütün bürokratların yüzde 99’u erkektir. Bu da tabii çok dengesiz bir hakimiyeti göstermektedir.
Şüphesiz sınıfsallaşmayla ilgisi olmakla birlikte, herhalde ‘insanlığın tek gelişim gerçeğidir’, demek abartılı olur. Yani ‘erkek hakim olmadan yaşam olmaz’ demek, başlı başına bir baskıcı ve sömürücü zihniyeti esas almak demektir.
