Avrupa’yı iyi tanımak gerekir

Bu yazı Rêber APO’nun 1990 Ağustos’unda yaptığı değerlendirmelerden derlenmiştir.

RÊBER APO

Kürdistan tarihinin binlerce yıldır tanık olduğu en tehlikeli ve oldukça sinsi yöntemler, bugün halkımıza dayatılıyor. Halkın üzerinde yaşadığı toprakları yoğunca terk etmesi durumu söz konusudur. Bu terkediş, en tehlikeli düşman amaçlarına, başta emperyalizmin ve sömürgeciliğin her türlü köleleştirme, sonuna kadar düşürme politikalarına hizmet ediyor. Bir daha bu topraklara dönmeme, ulusal kimlikten vazgeçme, sermayenin sonsuz sömürüsüne ardına kadar açık olma durumu söz konusudur. Emperyalizm, en tortu işlerine yatkın insanları böyle bir yapıdan çıkarıyor ve böylece çok yönlü çıkarlarını alabildiğine örgütsüz, karşı koymasız, her türlü oyuna açık hale getirdiği halk gerçeği içinde buluyor. Bunu da fırsat bilerek bize yükleniyor ve sonuç alıyor. Eski dönemlerde olduğu gibi, zorla, kılıçla “boşalt” diyorlar. Basit özel savaş yöntemleriyle sonuca gidiyorlar. Gerçekten tarihimizin tanıdığı en hileli yollardan vatanı terk etme, ona hiç de farkında olmadan gittikçe ihanet etme ve düşmana bir kurşun bile sıkmadan teslim etme, bilinçli olmasa da onursuz, alçakça ve sonuçta insanı lanetli duruma getirebilecek bir biçimde onu terk etme yaşanıyor.
Son dönemlerde yurdunu terk eden halklar çok azdır. Eskiden soykırımlar ve savaşın bir gerekçesi olarak topraklar boşaltılırdı. Basit ve sahte yaşam umutları aşılayarak vatanı boşaltma taktiği de biraz bize nasip oluyor. Bunun için çok şey söylenebilir. Faşist sömürgeciliğin oyunları ve baskıları, ardından ise aç bırakma ve bunun karşısında son derece tanınmaz hale düşürülmüş insanımızı akla getirirsek, en soysuz, en düşkünce vazgeçişlerden birisi gerçekleşmiş oluyor. Suçlusu da fazla belli değil. Bir anlamda herkes suçlu. En bulanık, en kirli savaşlardan birisiyle karşı karşıyayız ve savaşı çok kötü karşılayarak teslim oluyoruz.
Atalarımız eskiden bir avuç toprak uğruna belki de bütün aşiretini feda edebilirdi, ama şimdikiler adına aile reisi veya sorumlu ne dersek diyelim, sorumsuzdur. Canı yaşam mı istiyor? Kürdistan ona biraz dar mı geliyor? İş mi vermiyor? Bunun nedenlerine hiç bakmadan anasını, atasını beğenmeyen, kendini beğenmeyen kaplumbağa gibi, bana daha iyi yerler gerekli deyip çok kolay terk ediyor. Bu tutum hiç şüphesiz çok tehlikeli, çok alçakça tutum oluyor. Altında düşman politikası var. Fakat bu sonucun böyle olmasını engellemiyor.
Kürdistan’da son yılların en uğursuz dönemlerinden birisini yaşıyoruz. Hemen hepinize, hatta tüm halkımıza söyleyelim ki, böyle gidişlere kılıf biçmemek gerekir. “Başa gelen çekilir” deyip çekmek gerekir. Aynı zamanda eğer bir imkan varsa, namus ve onur uğruna onu da kullanmak gerekir. İnsan olarak yaşamak, hem de onurlu ve özgürlük iddiasıyla yaşamak kolay değildir.
Sizlerin de çok önemli bir yanılgı içerisinde olduğunuzu görüyorum. Halk olarak ve hatta onun adına savaşanlar olarak, sahte bir özgürlüğü – özgürlük de demeyelim, bu kelimeyi kirletmemek gerekir, çünkü bu yüce bir kelimedir – oldukça katmerli bir köleliğin içinden geçildiği ve sonuna kadar utanılası, lanetlenmesi gereken bir durum da olduğu halde yaşıyoruz. Kendini özgürmüş gibi hissedip yaşama hastalığı yüzünden hiç gelişmiyorsunuz. Neden adam olamadığınızı, neden sevilemez ve sayılamaz bir durumda yaşadığınızı benim de bütün eleştirilerimde ortaya koyduğum gibi, bununla anlatmak gerekiyor.

Bilmeden kendini özgür insanlar yerine koyma gaflettir

Sahtekarca hiç de özgür olmadığı ve özgürlüğe ihanet ettiği halde, “özgürüm” diye kendini aldatan tutum en rezil tutumdur. Çoğunuzun basit yaşam tutkularına baktığımda bunu görmemek işten bile değildir. Dağdaki çobandan tutalım “en özgür benim” diyen sahte özgürlük şampiyonuna kadar, büyük yanılgı içinde kendilerini yaşamaya çalışıyorlar. Ardına kadar vatana ihanet, köleliğe gırtlağına kadar batmış, her türlü onursuzluğu ve namussuzluğu iliklerine kadar yaşamış kişinin, kendini özgürmüş gibi hissedip yaşaması en tehlikeli cinayettir. Cinayetten de daha tehlikeli bir suçtur. Bu hastalık gerçekten çok güçlüdür. Ben çeşitli defalar değerlendirmelerde bulundum; “çok az sevilir, sayılır yönümüzün olduğuna inanıyorum” dedim ve bunu boş yere söylemedim. Sizler kesinlikle fazla saygı, sevgiyle terbiye edilecek durumda değilsiniz. Ancak büyük bir savaşımla elde edilecek onuru, şerefi nasıl elde edeceksiniz? Başarıyla yerine getirilmiş bir mücadele olmadan, nasıl bu sıfatlara ulaştığınızı iddia edebilirsiniz?
Tarihin kendini en aldatan halkıyız, vatanına karşı en çok suç işlemiş halkıyız. Kendi ulusal kimliğine ve benliğine en boş vermiş, kendini en alçakça çiğneme durumunu yaşayan halktanız. Hepiniz onun içinden geliyorsunuz. Namus ve yiğitlikten dem vurup bazı değerleri temsil ettiğinizi iddia edebilirsiniz. Bu kocaman bir yanılgıdır. Kapalı bir yanlışın kurbanı olmadır. Burada Kürt insanının sefaletini de anlatmak istiyoruz. Ne kadar kendini aldatmış, ne kadar üzerinde oynanmış, ne kadar sefil duruma düşürülmüş? Sadece şimdi değil, yüzyıllardan beri böyledir. Onu aldatan aldatabilmiş, kendisini koyvereceği kadar koyvermiş.
Ben çocuk halimle bile bu durumu tespit ettim. Eğer bana yön veren bir tutum varsa, o da kabul edilmezliğin daha çocuk yaşta tespit edilmesidir. Bir halkın toplumsal yaşamı bu kadar sefil olamaz. Bunun nedenlerini anlamak ve elden gelene de çare bulmak gerekir. Kocaman adamlarımız, hatta kocaman militanlarımız bile kendi köleliklerinin farkında değiller. Farkında olsalardı eminim ki ne halk olarak, ne de bir devrimci olarak bu durumları yaşamazdık. Istırabımız da buradadır. Kendini koyveren verene, düşüren düşürene, sorumluluktan kaçan kaçana, insanlıktan kaçan kaçana. Bütünüyle insanı insan yapan değerlerden kaçıyorlar, alabildiğine boş lafazanlık, hiçbir derde çare olmama, muazzam demagoji, gerçeği dile getirmeyen sözle, yaşam vadetmeyen boş bir çaba içindeler. Ondan sonra da “ben yaşıyorum” diyorlar. En büyük yalan budur. Maalesef insanlarımız ezici bir biçimde bunu yaşıyorlar, sahteliği yaşıyorlar. Bunun nedeni, düşman politikasıdır, fakat o düşmansa, sen de düşmanını tanırsın. “Ben biraz yaşıyorum” diyorsanız, nasıl yaşadığını bilecek ve göstereceksiniz.
Benim en büyük korkum, bizim saflarımızda “özgürlük savaşçılarıyız” deyip kendini aldatan arkadaşların az olmamasıdır ve hatta başımıza önder belası kesilenlerin “komutan olduk, önder olduk, bizden daha şerefli, namuslu adam olur mu?” demesidir. Eğer bu çocuk baştan itibaren büyük yanılgıların kurbanıysa ve bizim emeklerimizle böyle büyütülürse, bu Parti’de çok kötü bir evlattır. Bu evlatlar Parti’ye en büyük kötülüğü yaparlar. Nitekim öyle oluyor. Halen bazı ailelerin kötü ve miras yedici evlatlarından bahsedilir. Böyle evlatlar çok tehlikelidir. Şimdi sorun sizi biraz kendine getirme, haddinizin ne olması gerektiğini bildirmektedir.

Bu gidişatı durdurmak gerekiyor

Avrupa’daki yaşam üzerine biraz duracağım. Oraya gitmek zorunluluklar karşısında olmuşsa, bunu da anlayışla karşılayacağız. Fakat bunu ancak tek bir şartla mazur görebiliriz: Ölümüne bir devrimci çalışmayla, kaybettiklerini başta ana topraklar olmak üzere orada aramak, onu düşünmek, kendi kültürünü, kimliğini bulmak, onun için her şeyini ortaya koymak, emeğine sahip çıkmayı bilmek şartıyla belki bu yaşamı mazur görebiliriz. Ama hepsinden önce de, büyük yalanı, yanılgıyı anlamanız gerekiyor. Neden bizden adam çıkmıyor? Neden akıllı adamlar çok az? Birisi iliklerine kadar yalanı yaşarsa, ondan büyük adam çıkar mı? Tüm yaşamı bir sahtekarlık ve kendini aldatmaktan ibaret olursa bu kişi büyüklük sergileyebilir mi, yücelikten dem vurabilir mi? Neden iş bitiremiyorsunuz? Neden doğru yolun iyi bir yolcusu olamıyorsunuz? Niye bir şeye fazla gücünüz yetmiyor? Sizin için kötü kurulmuş olan yaşamınıza biraz bakın. Yürekçe ve beyince yıllarca kötü olanı, düşmanı yaşamışsınız, geriliği yaşamışsınız. Soylu değerlerle güdüleri karıştırmışsınız. Böylece büyüdükten sonra, kemik bağladıktan sonra bu kişilikten yücelme, bu kişilikten önemli rolleri, görevleri gerçekleştirme beklenemez.
Mevcut kişileri suçlamak benim sorunum değildir. Bütünüyle tarihle, toplumla uğraşıyoruz. Kalkıp da burada birini yerle bir etmek aklımdan geçmez, ama derdinizi göreceksiniz. Tüm suç sizde olmayabilir. Yaşayan ve tarih karşısında bugün sorumlu olan sizsiniz. Yiğitlik dedelerden kalma bir hastalık da olsa, her gün düşman dayatmalarına karşı, hiç olmazsa kendi şahsınızda “dur” demelisiniz. Şeref bunlara sahip olmaktır.
Gençlik öyle baştan çıkarılmış ki, kanı kaynadıkça en yanılgılı tip haline geliyor. Hele gözü biraz açılmışsa ve tahrip olmuşsa en tehlikelisidir. Bu sizin gerçekten özgür ve genç olduğunuz anlamına gelmiyor. Serseri, hatta en tehlikeli, başı bozuk olmanız anlamına geliyor. Genç olmak, basit bir sıfat değildir.
Ben de tanışık ve aşina olduğum toprakları terk ettim. Ama çok şeyi ölçe biçe, tarihini, insanını, kendi attığım adımı tanıya tanıya ve her şeyden önce düşmana bırakmayarak, yapmam gerekeni yaparak, onu gittikçe daha fazla, daha özgür bir yaşam alanı haline çevirmek için tekrardan yöneldim. Burada mesele çok sayıda suçluyu ilan etmek değildir. Kökenleri tarihte de olsa, bütün toplumsal yapıyı da kaynak göstersek, yine de madem yaşıyor ve sorumluyuz, kendimizi biraz tanımak, görevlerimizin ne olduğunu bilmek gerekiyor. Bunun için bir şeyler yapabilmeliyiz. Başka türlü bu dünya sizi beslemez, kimse size iş vermez. Daha fazla özgür olabilirsiniz, bunun için bu gidişatı durdurmak gerekiyor.

PKK bir yurtseverleştirme hareketidir

Son on yıldaki yurdumuzu boşaltma taktikleri, tam özel savaş taktikleridir. Buna bir de çok yaygın olan baskıyı, işkenceyi ekleyin. Sonuçta en büyük çabamızı “durun yurtseverlik görevleriniz var, faşizmin oyunlarına gelmeyin” yönünde geliştirdik. Ama ne kadar başardık? Çok iyi biliyoruz ki, bize karşı özel savaşın en iyi taktiği şudur; “PKK nereye gelebilir, filan köye mi gelebilir, orayı boşaltalım, devrimci savaşımın gelişimi en çok neredeyse en çok orayı boşaltalım, Pazarcık’ta mı gelişiyor orayı boşaltalım, Kars’ta mı gelişiyor orayı boşaltalım” diyorlar. Kendine göre potansiyel tehlike teşkil eden alanları önceden boşaltıyorlar. Şimdi iyi anlaşılıyor ki, bu oyun çok tehlikelidir ve maalesef çok düşeniniz oluyor, oldu da. Niye çıktıklarını, niye gittiklerini fazla tartışmaya gerek yok. Olan oldu, geriye neyi kurtarmak gerekiyor? Kurtarılacak bir şey var mı? Ona bakacaksınız.
Biz PKK’yi nasıl tanımladık? Bir anlamda PKK gerek ülke içinde ve gerekse ülke dışında insanları kendine döndürme ve onu yurtseverleştirme hareketidir. Kendini tanıma hareketi ülkedir, ama ihaneti yaşıyor, kendini inkar ediyor. Biz Ankara’dan ülkeye ilk girişi yaptık. “Ankara Türkiye’nin başkentidir” dedik. Daha 1970’lerin başlarında, “madem PKK özünde tutarlı bir hareket olacaktır, ilk dönüşü Ankara’dan yapmalıyız” dedik. Ve ülkeye ilk dönüş Ankara’dan oldu. “Okulum var, mesleğim var, ama bunu feda etmeliyim” denildi. Bu çok soylu bir çıkıştır. O zaman sadece bir kaç doğruyu söylüyorduk. Yani gençler, işçiler veya köylülerden oluşan bir topluluğumuz vardı. Hangi yolun bizim için yararlı olduğunu Ankara’da öğrendik. Aslında size “bizim topraklarımız bir ülkedir, siz de ayrı bir halksınız ve bir de emekçisiniz. Ankara’da egemen faşist-sömürgeci burjuvazinin yönetimi var. Sizin bunlarla çıkarlarınız söz konusu olamaz” dedik. Bizim ülkeye dönüş programımız buydu. Bu fikirleri her tarafa savuruyorduk. İlk yurtsever bilinçlendirme, kendini tanıma hareketi böyle gelişti.

Size boyun eğdirmek isteyene boyun eğmeyin

“Avrupa’nın güzel yaşam şekilleri var, bizi yaşatıyor” diyorsunuz. O yaşam hangi kan deryası, hangi ahlaksızlık, hangi insanlığı yok etmek içinde kuruldu? Bugün atom bombasıyla yok etmeyi kim ortaya çıkardı? Avrupa ortaya çıkardı. Amerika ve Japonlar, Avrupa’nın devamıdır. Ozon tabakası delindi, karbondioksit çok çıkıyor, sıcaklık artıyor, “elli yıl içinde dünya tümüyle çöle çevrilebilecek” deniliyor. Bunu da yapan Avrupa’dır. Dünyanın sonunu getiriyor. Neymiş de, birazcık yaşıyorlarmış!… Meseleyi daha fazla açmak istemiyorum. “Yaşıyoruz” deyip kendimizi aldatmamamız gerekir. Avrupa’nın kendisi hastadır, bitmiş tükenmiştir. Onun yaşam artıklarıyla kendimizi aldatmayalım.
“Demokrasi” diyorlar, o demokrasinin basit çıkarları için hepsi bugün Türk faşizmini ardına kadar besliyor. Onların demokrasisi, ahlaki çıkarlarının bittiği yere kadardır. Ondan sonrası demokrasi değil, koyu faşizmdir. İşte Alman demokrasisi, Türk faşizminin en büyük destekçisidir. Bir avuç PKK’liye karşı, Türk devletini yaşatmak için bütün devletini alttan ve sinsice seferber edip her şeyini ortaya koyuyor. İşte demokrasi! Fransa da böyledir, diğerleri de böyledir. Bu Avrupa’dır, ölçüler temelde aynıdır. Gelişmiş insan haklarına, yalancı demokrasisine aldanmayalım! Yüzünü iyi tanıyalım! Demokrasi adı altında ulus olarak sonumuzu getiriyorlar. Faşizmin her türlü işbirlikçiliğini yapıyorlar.
Genel olarak yurt dışındaki emekçiler, özel olarak da Avrupa’dakiler yurtseverliğe dönüş hareketini gerçekleştirsinler! Sadece fiziki anlamda değil, bir defa Almanlaşmayı, Avrupalılaşmayı yalnız dilde değil, kültürde ve yaşamda da reddetmeleri gerekir. Bir mecburiyet karşılığında oraya düşmüşlerdir. Bu düşme yutulma, erime ve asimilasyona yol açmamalıdır. Bilakis, madem ki oraya tehlikeli amaçlar için kendi çıkarlarına bağlı kaçırıldılar, bunu kötü ödetmeliler; yani tam bir yurtseverliğe yönelmekle sağlamalılar. Avrupa burjuvazisi, proleterleri sömürmek için, her zaman sayılarını artırır. Proleterler ise mücadeleleriyle onlara ne yapacaklarını tarihte gösterdiler. Biz daha fazlasını yapmak zorundayız. Bizi en kötü koşullarda çalıştırmak istiyor. Türk faşizmi de aynı tarzda yaklaşıyor. Biz, bunlara karşı cevabımızı en soylu yurtseverlikle vermeliyiz. Madem ki bu kadar uğursuz amaçları vardır, biz de en yurtsever amaçlarla cevap vermeliyiz. Ona tek bir insanımızı bile kaptırmamalıyız. Onların “yaşam” dedikleri şeye karşı çıkmalıyız. Kendi kültürümüzden vazgeçmemeliyiz. Onların kültürü onlara kalsın. Tapulasalar üzerine bir metelik değer vermeyiz. O bizi kabul ettiği oranda, biz de onu kabul ederiz. “Yüzde yüz o üstündür, ben bir hiçim” demekle kabul etme olmaz. O sizin insanlığınızı kabul ettiği oranda, siz de onu kabul edeceksiniz. “Sen de saygılısın, onurlusun” dediği oranda, “sen de bir şeysin” diyeceksiniz. Bu mutlaka uygulanması gereken bir eşitlik kuralıdır. Sizi insan yerine koymayanı, siz de insan yerine koymayın! Size boyun eğdirmek isteyene boyun eğmeyin!

Related posts

VİDEO – Her Gerilla’nın sesi güzeldir

Sosyalist ütopya, umut ve iddia başarı için esastır

Görevler çaba ile kazanılır