Home TÜM YAZILARGENÇ KADIN Ayıp kelimesini gündemimize almalı miyiz?

Ayıp kelimesini gündemimize almalı miyiz?

by rcadmin

BÊRÎTAN CÛDI

Bu yaptığın çok ayıp; yapılanlar bir utanç durumu; yeter artık, o kadar tekrar etmen ayıp oluyor; ayıp, bu kadar da olmaz ki; ayıp ettin yani vb. gibi birçok ayıp uyarılarını duymuşuzdur. Onun için, daha öncesinde bize gerekli gelmeyen ve tartışmalarda gündemimize almadığımız bu konuyu ele almak istiyorum. Bunun tarifini, yansımalarını, gereken ve gerekmeyen boyutlarıyla hepsini içiçe ele alalım. Buna göre, genel olarak ‘ayıp’ kelimesi, toplumun gelenek ve göreneklerine aykırı davranışlar karşısında kullanılan bir eleştiri ve tepki biçimidir. Ya da hiçbir utanma ve sıkılma yaşanmadan sergilenen davranışlar veya ar duygusunun noksanlığından açığa çıkan yaklaşım ve anlayışlar karşısında direkt geliştirilen bir reflekstir. O bakımdan, ‘ayıp’ kelimesi, utanma ve ar duygusuyla aynı anlamları içerse de bunları ‘ayıp’ başlığında toplayıp açımlamak istiyorum.

Bu konuda ‘ayıp’ olgusuna değişik açılardan bakmak daha yerinde olacaktır. Bazen oldukça yadırgadığımız, hatta bir an evvel üzerimizden atmak istediğimiz ama bazen de gerekli bulup kullandığımız, hemen imdadımıza yetişen bir kelimedir ‘AYIP’. Onun için, ‘ayıp’ gerekli mi gereksiz mi diye bir tartışmayı açmak gerekir. Özellikle bazı pasif, sinmiş, sıradan kadınlarla karşılaştıkça nefret ettiğim ve hiç olmasını istemediğim bir olgu. Ama gel gör ki, günümüzde kapitalist modernitenin yaşam tarzından etkilenen bazılarının hal ve hareketlerini gördükçe, onların o kendini bilmez ve kadir-kıymet tanımaz davranışlarıyla karşılaştıkça kullanmaktan çekinmediğim, hatta o zamanlarda duygu ve düşüncelerimi tam olarak ifade eden, gereksindiğim bir kelime oluyor ‘ayıp’ kelimesi. Günümüz dünyasında özgürlüğün sorumsuzlukla veya başıboş bir serbestlikle eş değer tutulduğu bir ortamda ‘ayıp’ kelimesi en çok yadırganan, katiyen ret edilen bir boyuta indirgenmiş. Ama şahsen öyle düşünmüyorum. Bence ‘ayıp’ olgusunda toplumsal bir örüntü var. Çünkü; bazı toplumsal değer yargılarına ve toplumsal ölçülere uyulmadığında ‘ayıp’ kelimesi hemen orada öne sürülen bir sorgulama biçimi oluyor. Ama tabii, toplumun tüm dayatmaları özgürlükçü olmadığından, bu olgu bazen bireyin öne atılmasında bir dizginleme biçimi de olabiliyor. Üstelik bunu kutsal tabularla açıklamaları sonucu durum daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Görüldüğü gibi, bir taraftan tümüyle ret edilemez bir olguyken diğer taraftan tümüyle kabul edilir bir olgu da değildir. Bu, tıpkı ‘büyüklerine saygı’ kelimesinin oynak anlamlar içermesi gibi çift karakter taşıyor. Saygı göstermezsen çok ayıplanır, saygı adına her şeyi kabullenirsen de çok kölece durursun! Yani, konumuz çetrefilli.

Ne anlam çıkarırsan çıkarırsın. Demek önemli olan, yine konuya nereden baktığındır ve aynı kelimeye hangi anlamları yüklediğindir. Onun için, bunun olumlu ve olumsuz yönlerine ayrı ayrı değinelim. ‘Ayıp’ konusunda ilk başta olumsuzladığımız boyutunu incelersek; her şeyden önce, insana dair birçok çıkış, başkaldırı, sorgulama, bağımsızlıkçı duruş, ayrı düşünce, kabul ve red ölçülerinin keskinliği ‘ayıp’ adına bastırılmıştır. Bununla bağlantılı olarak, toplumda sıradışılık hep hakir ve hor görülmüştür. Yani, herkes gibi olmazsan ayıplanır ve kötülenirsin. Sanırsam bu konuya aydınlık getirecek bir soruyu sormak daha öğretici olacaktır. Buna göre, içimizde öncü olarak rol oynayan çıkış sahibi arkadaşların (sistemdeyken de, saflardayken de) neden hep sıradışı bir yaşam öyküleri olmuştur. Zekiye Alkan, Beritan, Sema, vb. birçok arkadaş için bu geçerlidir. Yani, hep birileri gibi olma eğilimleri yoktu. Demek ki, bu arkadaşlar yaşamsal, örgütsel ve cins olarak geliştirdikleri her çıkış için ‘ayıp’ gemlenmesine kapılmadılar. Onun için, ‘bunu yaparsam veya bunu söylersem nasıl karşılanır’ diye küçük hesaplar içinde yutulmuyorlardı. Onların bildiği bazı doğrular vardı ve bu doğrular birilerinin ve bazı önyargıların tekelinde değildi. Kendi öz bilinçleriyle de onları koruyabilir ve tartışmasız olarak uygulayabilirlerdi. Burada, hepten farklılıklarını koruyarak ama genel direktifi de aşındırmayacak bir biçimde kendi rengini damıtma olayıyla karşı karşıyayız. Öyle hemen, ‘aman ha, bunun hatırı için bundan vazgeçeyim, şunu kabul edeyim veya bu ne der, bu ne söyler’ kaygı ve komplekslerine kapılmadan özgür kişilik yolunu arşınlamışlardır. Demek ki, ‘ayıp’ olgusuna sürekli olarak takılırsan ortada farklılık diye bir şey kalmaz ve arayışların donup sıradanlığı esas alırsın. Fazlasıyla ayıplara boğulmuş bir şekillenmede kişi, kendini ifade etmekten bile çekinen bir hal alır ki, bu da bireyi yaşamdaki atılımlarını kısıtlayan bir pozisyona sürükler. Sadece bunun için, ayıbı olumsuzlamak en iyi bir yaklaşım olacaktır.

Gelelim ‘ayıp’ın gerekliliğine… İlk önce şunu itiraf edeyim ki; geçmişteki düşünce kalıplarına göre, birgün bu olguyu gerekli göreceğimi hiç tahmin edemezdim. Ama, kapitalist modernitenin saldırılarına ve onun yaşam tarzına baktığımda, ‘Ayıp ya, bu kadar da olmaz ki!’ demekten de kendimi alamıyorum. Onun için, bazı durumlarda aile terbiyesinin ne kadar gerekli olduğunun farkına varıyor insan. Gerçi bu konuda da çift taraflı bir değerlendirme gerekiyor ama bin yıllardan bu yana var olan ana kök durumundaki toplumsal ahlakı görmezden de gelemeyiz. Günümüz sisteminden kopuk olmayan aile gerçeği birçok özgürlükçü arayışları törpülese de, sonuçta herşeye rağmen ahlaki bazı öğeleri ayakta bıraktırma gibi bir derdi sürekli olmaktadır. Yani aile terbiyesi denen şey, bazen yanlış büyütülmeye sebebiyet verdiği gibi toplumsal damarları çocuğa aşılama gibi önemli bir görevi de yerine getirmektedir. Bunu konumuzla daha çok bağlantılandırırsak; her şeyden önce, toplumda yalan, hırsızlık, iftira, dedikodu, kendini aşırı abartma, bireycilik, ölçüsüzlük, ilkesizlik, saygısızlık gibi bazı yaklaşım ve anlayışlar çok ayıplanır ve kabul edilemez olarak değerlendirilir. Bunlar çok ciddi kişilik sorunları olarak da bilinir. Hatta, bu tür özelliklere ‘hastalık’ diyenler bile var. Zaten, “ayıptır, bu bana yakışmaz” diyenler bu tür kötücül davranışlardan özenle kaçınır ve bu özelliklere tenezzül etmezler. Kendine hakim olmayıp çok az da olsa zaman zaman bunlara bulaşanların ise, sergiledikleri bu kötü özellikler deşifre olunca veya suçüstü yakalanınca hemen yüzleri kızarır, utanma duygusuna kapılır ve “keşke o an yerin dibine girseydim de bu durumda olmasaydım” deme yürekliliğine sahip olurlar. Yani görüldüğü gibi, bu tür yüz kızartıcı suçlarda ‘ayıp’ en caydırıcı bir etkiye sahiptir. Zaten ailede bu olguyla tanışan ve bunu özümseyen birileri bu tür yüz kızartıcı suçlara kolay kolay yeltenemezler. Gel gör ki, gittikçe yoğunlaşan kapitalist etkiye ve bunun sahte büyüsüne kapılanlar hiç bir utanma refleksi göstermeden kendi istedikleri herşeyi yapma ve gerçekleştirme havalarına girerler. ‘Bu ayıptır, yapma’ dersin, “niye ayıp olsun ki, ben öyle istiyorum’ veya ‘ben kimseyi dinlemem, ancak kendimi dinlerim” deyip kestirip atarlar. Çünkü toplumsal yararlılık adına bireyin menfaat ve çıkarı şekillenirken, toplumsal hassasiyetlerin yerine ise bireysel hassasiyetler ön plana çıkmıştır.

Yine, savunmalarla beraber, hukuk yerine ahlakı esas aldığımızı artık herkes bilmektedir. Buna göre, hukukta ‘ayıp’ diye bir kıstasa hiç rastlayamazsın. Ama ahlaksal kategoride başat olan bir sözcük. Örneğin; hukukta yalan söylemişsin diye; bencilsin, paylaşımsızsın, saygısızsın diye veya kendini sürekli olarak översen, özentiliysen, biçimselsen herhangi bir yaptırıma maruz kalmaz ve ceza almazsın. Ama toplumda tüm bu öğeler için oldukça ayıplanır ve dışlanırsın. Yani, toplumda dıştalanma ve kabul görmeme gibi ağır psikolojik bir ceza ile karşılaşırsın. Bu örnekler bile, hukukun toplumun en can alıcı konularına yabancı olduğunu ama ahlakın geniş yelpazede her bir sorun için çözüm olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir.

Bunun yaşamdaki ayrıntılarını açımlarsak konu biraz daha anlaşılır. Buna en başta tiksintiyle karşıladığım yalan kültürü ile başlayalım. Çünkü toplumsal örüntüye göre; yalan en yüz kızartıcı suçların başında gelir. Ama bazıları adeta gözünün içine baka baka hiç utanmadan yalan söyler hale gelmiş! Geçmiş yaşantıları hakkında bir sürü yalan yanlış bilgi verirler. Buna göre, ya diğer yaşantısıyla böbürlenmek için, çok iyi şartlarda büyütüldüğünü, oldukça lüks ve huzur içinde yaşadığını iddia eder ya da kendini acındırmak için bir sürü abartılı ve aslı astarı olmayan bilgiler verirler. Bunun için, ‘tecavüze uğradım’ demelerden tut, ‘sürekli işkence gördüm’ demeye kadar bir sürü dramatik olayları sıralarlar. İnsanlar neden yalan söyleme gereğini duyarlar, bir türlü anlam veremem. İlgi çekmek için ise, yalan ile nasıl kabul görülmediklerini bilmezler mi? Yok eğer göze girmek için ise, yalanları açığa çıkınca nasıl gözden düştüklerini anlamazlar mı? Şu mutlak bir gerçektir: Yalancının mumu yatsıya kadar yanar. Özellikle bizim gibi, netliğin keskin olduğu mekanlarda yalanın er veya geç açığa çıktığına hepimiz tanık olmuşuzdur. Yalancı kişilik her zaman için inandırıcılığını kaybeden, şu veya bu biçimde kendini ele veren bir özelliğe sahiptir. Çünkü; yalancılığa bulaşanlar hiçbir zaman özlü davranmaz ve özlü-samimi konuşmazlar. Onun için, nezaketen ‘sen yalan konuşuyorsun’ denilmezse de onlara inanılmaz. Sonuçta ise, itibarlarını, onurlarını ve saygınlıklarını kaybettiklerini iyi bilmelidirler.

Aynı şekilde, bencillik de ayıbın çerçevesine giren önemli bir konu oluyor. Örneğin; bizde kendin için birşeyler istemek (hele maddi bir istem ise) çok ayıp karşılanır. Öyle ki, mecburi hallerde istense bile utana sıkıla, ezile büzüle istenir. Çünkü; kendini düşünüp başkasını düşünmemek, kendi çıkarını esas alıp bencil davranmak, en onaylanmaz bir yaklaşım olarak değerlendirilir. Onun için, bizde yemek yerken bile parîyê şermê (ayıp lokmaları) denilen lokmalar tabakta kalır. Benim yerime arkadaşım yesin diye diye herkesin bir anda sofradan çekilmesi arkadaşlığı birbirine daha çok bağlayan gizil ama sözleşmeli bir ritüeldir. Aslında doğal toplum anlayışını barındırmayan her şey ayıp sayılıyor.

Ayıp olarak bildiğimiz bir diğer konu olarak saygısızlık ise, elbette birilerinin karşısında hazırolda beklemek olmadığı gibi söylenen herşeyi onaylama anlamına da gelmez. Ancak bazı kıstaslar var ki, bunlar yapılmadığında kişinin davranışları yadırganır ve saygı göstermediğinden dolayı sevilmeme pozisyonuna düşer. Örneğin; biriyle konuştuğunda ne kadar zoruna gitse de arkanı dönüp oradan uzaklaşmak saygı ölçülerine sığmaz. Hele karşıdaki bu kişi bir büyüğünse bu çok ayıplanan bir davranış olur. Birilerinin sözünü kesmemek, başkalarını incitmemek, gerçeklere dil uzatmamak, büyük küçük herkesi dinlemek ve insanların değerini bilmek, hepsi saygı ölçülerine sığan örnek davranışlardır. Çünkü; kadir kıymet bilmezlik, öz değerlerin aşınması modernitenin en fazla beslediği ve beslendiği bir konu oluyor. Saygısızlık denen olayın en çok bu konudan kaynaklandığını unutmamak gerekir. İşte bu durumda, saygı en çok gereksindiğimiz bir konu oluyor.
Yine, ‘ayıp’ olarak bilinen bir diğer davranış ise, kendi gerçeğinden çıkıp başkalarının taklidini yapma durumudur. Buna ‘özenti’ de deniliyor ki, bu da kendi aslını inkar olduğundan en çok ayıplanan konuların içinde yer alıyor. Şunda hepimiz hemfikiriz ki, kendini farklı gösterip biçimsel davrananlar utanmaz davranışlara en çok yeltenenlerdir. Abartıya kaçan hal ve hareketlerle öyle karikatürleşirler ki, başkaları onlar adına utanırlar. Taklit aslın inkarıdır. Büyüklerimiz demiştir: “Aslını inkar eden haramzadedir.” O açıdan, özenti olayı aslında en çok ar duygularımızın kabul edemeyeceği bir gerçek olmaktadır. Ayıp olgusunda buna benzer daha birçok konuyu değerlendirebiliriz. Ama sanırsam değindiğim birkaç örnek de aslında ayıp olgusunun azımsanmayacak bir yerinin olduğunu açıklamaya yeterdir.

Bizde ise, bir yanlışın tekrar tekrar baş göstermesi ayıp sayılır. Eskiden beri belirtilir; bir devrimci, hataları karşısında yüzü kızarandır. İnsan ömür billah hiç yanlışlık yapmaz iddiasında değiliz ama yanlışların o kadar üst üste yapılması, üstelik aynı yanlışların tekrarlanması karşısında, “ayıptır, o kadar da olmaz, devrimci gururun nerde kaldı” uyarısında bulunulması, var olan yakıcı gerçeği aşikar kılar. Zaten çoğu zaman devrimci gurur sayesinde hatalar tekrarlanmaz ve yanlışlıklar kendine yakıştırılmaz. Bunun yanında, “bir devrimci, hatalarını herkesten önce fark edip ona göre tedbirini almasını bilendir” perspektifini hepimiz duymuşuzdur. Belki kaba bir örnek olacak ama konumuzla bağlantılı olarak, düşündürücü bir gerçeği ifadelendirmek istiyorum. Eskiden bir şeyin sürekli tekrar edilmesine ‘fahiş’ deniliyormuş. ‘Fahişe’ kelimesi de bundan türetilmiş ve aynı işin esiri olmayı dillendirir. Demek ki, alışkanlıklarının kurbanı olmak veya olmaması gerekeni sürekli tekrarlamak o kadar kötü bir durumu arzeder. Zaten yanlışlığın sürekli tekrarı arsızlığın da ifadesi olmaktadır. Bu tür durumlar karşısında, “yüzü kalmamış” veya “derisi o kadar kalınlaşmış ki, hiçbir şey işlemiyor” deniliyor. “Birgün kurbağaya tükürmüşler hiç umursamamış; ‘içinde olduğum havuzun suyu yüzümü ıslatmamış, senin tükürüğün mü yüzümü ıslatır’ demiş” diye komik ama arsız bir fıkra anlatılır. İşte ar duygusuna sahip olmayanların acınası hali ancak bu kadar güzel anlatılabilir.

Gerçi, ayıbın toplumsallıkla bağlantısını dile getirmiştik. Zaten toplumsal sorumluluğu olan bireyler toplumun kurallarını kaale alan bireylerdir. Dolayısıyla ayıba kolay kolay yeltenmezler. Ama toplumsal ödevleri olmayan bireyler, ne yaptıklarını bilmez bir biçimde sağa sola yalpalar ve öyle aymaz olurlar ki, kendileri bile davranışlarının haddini hesabını yapmazlar. Demek ki, kendini toplumsallıktan koparan başı boş birey bu hiçbir şeye yaramayan ve bireyi gittikçe basitleştirip yalnızlaştıran davranışlardan kaçınıp ar duygularını canlandırmalıdır. Ancak olması gerekeni yapmakla ve gerekliliklere uymakla, “ayıptır yapma” uyarılarından kurtulabiliriz. Gereklilik ve sorumluluk insanı utanılası durumlardan uzaklaştıran yegane kıstaslarımızdır.

BENZER YAZILAR