Home TÜM YAZILAR Çanta, Kalem, Bilezik, Önlük ve Arîn Mîrkan

Çanta, Kalem, Bilezik, Önlük ve Arîn Mîrkan

by rcadmin

Seyit Evran – STÊRKA CIWAN

İnsanlar doğar, büyür, ölür. İnsanın doğumu kendi elinde olmadığı gibi büyüme evresi de aile, çevre ve topluma bağlı olarak gelişir. Gençlik evresine adım atan bu insan çevresini tanımaya, küçük çaplı düşünmeye başlayınca bu kez hayatına kendisi yön vermek amacını belirlemek ister. Bunun için gece gündüz, yağmur çamur, kar fırtına demeden o amacının arkasından koşmaya başlar. Ve artık hayatının tamamını amacına ulaşmak için takip edeceği yolda yürüyerek sürdürür.

İnsanların ölümleri de farklı farklıdır. Kimileri dünyada aile ve birkaç akraba dışında bir iz, bir etki bırakmazken, kimileri ise mal mülk ile bu dünyadan göç ederler. Mal, mülk bırakarak gidenlerin isimleri bir süre anılır sonra da unutulur. Kimileri ise bu dünyadan ayrılırken sadece isimlerini bırakıp giderler. Geride ismini, düşüncesini, kavgasını miras bırakanlar ise aslında dünyadan ayrılmamış sayılırlar. İsimleri kendilerinden sonra doğan onlarca çocukta yaşar, anılarda, hayal kurup ütopya sahibi olan genç yüreklerde yaşar, geleceği kurmak isteyenlerin dinlediği anlattığı kahramanlık anılarında yaşar. Onlar gelecekte de yaşarlar. Geride mal mülk bırakanlar bu dünyada üç kuruş para, bir kaç parça eşya için yaşarlar ve geride birtek o kalır. Ama özgürlük için yaşayanlar, kendileri dışında yaşamını toplumuna, insanlara, özgürlüğe, inançlara adayanlar ölürken ölümsüzleşirler…

Bu kahramanlar ölümün ve ölümsüzlüğün ne olduğunu bilerek yaşarlar. Sıradan insanlar gibi ölümü ele almazlar. Öyle bakmazlar ölüme. Ölünce yok olup gideceklerini asla düşünmezler. O yüzden gündelik, şatafatlı ve özgürlük diye sunulan sahtelikleri yaşamazlar. Belki diğerleri gibi onlarca yaş yaşamazlar. 80-90 yaşına hiç gelmezler. Ama ölümsüzleşenler sonuna kadar değil amaçları uğrunda açtıkları yolda yürüyerek yaşarlar.

Ölümsüzleşmek elbette insanların bin yıllardır aradığı bir formül, belki de bir ütopya. Bu ölümsüzlüğe ulaşmak insanlık tarihinde sayısız insana nasib olmuştur ve bu insanlar bugün tarih kitaplarında, şarkılarda, şiirlerde, kulaktan kulağa, ezgilerle hep anılagelmiştir. İnsanlar onların adına and içmiştir. Baş koydukları düşüncelerini yaşatmak için çalışmışlardır. Adlarını tarihe yazdıran böyle sayısız insan zamanla abideleşmiş ve ebediyen yaşayan insanlar olma şansına kavuşmuşlardır. Bu insanların bir ortak özelliği de tarih yazan insanlar olmalarıdır. Tarihi onlar yazdıkları gibi tarihin onurlu halkları, evlatları onları tarihlerinden hiç çıkarmamış hep anmış, yaşatmışlardır. Böyle insanlar halkların tarihine o halkın kahramanları olarak geçer. Ve hep böyle anılmışladır…

Yeryüzündeki halklar bahçesinde yer almasına rağmen tarih boyunca hor görülen, aşağılanan, ülkesi, geçmişi ve tarihini anlatan toprakları, kültürü, kimliği, dili yok sayılan bu halklardan biri de Kürtlerdir. Kürtler yüz yıllar boyudur bu haklarına kavuşmak için dur durak bilmeden kavgaya tutuştular. Ve hep ağır bedeller ödeyerek, katliamlara uğrayarak inkar edilmeye devam ettiler. Tek sığınakları, kültürlerini, dillerini, onurlarını yani kısaca varlıklarını korudukları tek yer olan dağlara sığındılar. Dağları kendilerine mesken tuttular. 28 kez isyan ettiler, 29. isyanı da yine dağlarından başlattılar. Bu isyancılar, ülkesini kurumakta olan bir ağaca benzetti. Ve ‘eğer biz beynimizi bu ağaca güneş, bedenimizi toprak ve gübre yaparsak bu ağaç yeniden yeşerecek. Yeşerdikten sonra yeniden meyve vermeye başlayacak’ dediler. İşte bu harekete ‘Kürt Özgürlük Hareketi’ denildi. Önce dağlara çekildiler. Orada silah çattılar. Ateşlerini yakıp başında tutuşacakları kavgayı düşündüler. Belki de hiç göremeyecekleri ‘devrim’ için kafa yordular, taban patlattılar. Sonunda dağlardan ovalara, kentlere inip kavgalarını büyüttüler. Peşi sıra binlerce, on binlerce Kürt genci, o kahramanların ayak izleri üzerinden yürüyerek dağlarda buldular onları. Çoğu zaman dağlarda yaşadıkları hayattan hiç kimsenin haberi olmadı. Ama onlar kendi hayatlarını kavgalarıyla anlamlandırarak yaşadılar. Çünkü dağlar onların ‘yeni yaşam’ mekanları oldu. Dünyaya saçılan karanlığı dağlarında yaktıkları ateşle aydınlığa çevirdiler. O yüzden hayatları ve kavgalarıyla mutlu oldular. Sonunda binlercesi dağların herhangi bir yerinde vurulup düştü. Topraklarına gömüldüler. Ama gözleri hiç arkada kalmadı çünkü gidenlerin yerine hep ardılları gelerek kaldığı yerden kavgaya devam ettiler. Tek tek isimleri cadde sokaklarda yaşamadı belki ama kavga ile anıldılar, ortak adları olan ‘ateşin ve güneşin yoldaşları’ oldular, aynı özgürlük ateşi içinde halaya durdular…

İşte bu kahramanlardan biri de; yeryüzünde yaşayan milyarlarca insandan sadece bir avuç insanın adını bildiği bir köyde doğan Kürt kızı Dilar Genç Xemis’di. Yani Nam-ı diğer Arîn Mîrkan’dı. Daha bir ay önce arkadaşları, köylüleri dışında hiç kimse ismini bilmiyordu. Nerede, hangi yıl doğduğunu da kimse bilmiyordu. Ama şimdi dünya kadınları onun adıyla meydanlara çıkıp yürüyüşler düzenliyor. Dünya kadınları şimdi onu konuşuyor. Onun adına etkinlikler düzenliyor. Ona sahip çıkmanın, onun adına etkinlikler düzenlemenin heyecanı ve sevincinin yaşıyor. Çünkü o bütün kadınların özgür olması için çıkmıştı yola. Onların bir gün özgür bir gelecekte yaşamaları için tutuşmuştu kavgaya. Ve hiç çekinden ölüme meydan okuyarak bedenini ve yüreğini bomba yapıp vahşi, barbar insanlık düşmanı çetelerin beyninde patlamıştı.

Arîn Mîrkan Kimdi?

Arîn Mîrkan 1992 yılında küçük bir ilçe olan Kilis, Halep, Reyhanlı ve Azaz’ın ortasında kalan Efrîn’e bağlı Gundê Husê’de doğdu. Çocukluğu köyde geçti, okula köyde başladı Arîn. Ancak Baas rejiminin özel politikalarından ötürü işsiz kalan babası çalışmak için Halep’e gider. Ancak Arîn, anası ve diğer kardeşleri köyde kalırlar. Zaman zaman Halep’te babasının yanına gidip gelirler. Ancak hiçbir zaman orada yaşamayı kabul etmez aile. 9 yıl okuduktan sonra ayrılır. Ve 2007 yılında henüz çok genç olmasına rağmen dağların yolunu tutar. Kürt dağlarında gencecik bir kız olarak arkadaşlarının yanındaki yerini alır. Ancak yaşı küçük olduğu için savaşın geri cephesindeki eğitim kamplarında kalır. 2012 yılında ata, dede toprağı olan Rojava’da devrim olunca topraklarını ve devrimi düşmanlardan korumak için geri döner…
Ve o devrim yürekli insan, güneşin ülkesini karanlığa boğmaya çalışanların beyninde, o genç bedenini bomba yaparak yaşamı aydınlattı.

Arîn Mîrkan’ın kim olduğunu ve nasıl bir hayatın sahibi olduğunu öğrenmek için köydeki evine gittim. Anası, ablaları, kardeşleri kapıda karşıladı. Kendilerinden emin ve başları dikti. Çünkü Arîn’in yaptıklarıyla insanlık tarihine geçtiği gayet iyi biliyorlardı. Konuşmadan içeri geçtik. Ana oturmadan başka bir odaya geçti. Ve elinde bir okul çantası ile döndü. Çantayı ortaya koydu. ‘İşte Arin’in emanetleri bunlar’ dedi…

Ananın odanın ortasına koyduğu bir okul çantasıydı. Bir sır gibi saklamıştı şimdiye kadar hiç dokunmadan. Kutsal emanetler gibi dokunmadan saklamıştı. Uzun süre çantaya bakakaldım. Dokunmak istedim ama dokunamadım. Bir süre öylece dalıp gittik hepimiz. Daha sonra anaya, ‘çantada olanları görmek istiyorum. Ama kendim açamam, açıp bize göstersen olur mu?’ diye sordum. Ana biraz duraksadıktan sonra çantayı açtı. Çantanın içindekileri tek tek çıkarıp usulca, incitmeden tek tek çıkarıp ortaya serdi.

‘Bu Arîn’in okul üniforması’ diyerek en başta önlüğünü çıkardı. Ardından Arîn’den kalma üç okul defterini. Biri mavi, biri kırmızı, biri siyah üç kalemi çıkarıp koydu. İçinde bir de Arîn’in taktığı bilezik vardı, onu da çıkarıp koyduktan sonra yıpranmış bir not çıkardı. Ayrıca Arîn’in evdeyken çektiği ve yine gittiği dağlardan çekip gönderdiği, eve ulaşan birkaç fotoğrafı vardı çantasında. Notu göstererek, ‘bu da Arîn gittikten kısa süre sonra bize yukarılardan gönderdiği el yazısıyla yazdığı notudur’ dedi. Ana notta, kızının amacını gerçekleştirmek için gitmek istediği yere ulaştığını, hepimizi çok sevdiğini, çocukluk arkadaşlarına selam söylediğini, yine gittiği yerde bizim buradan olanları gördüğünü yazdığını söyledi.

Çantasının içindekiler, yüreğindeki güzelliği ve sadeliği gösteriyordu. Çünkü çantasının içindekiler de en az onun kadar sade ve mütevazıydı. Ana Arîn’den kalan emanetlere yüreğinin ince teline dokunur gibi dokunuyordu. Sanki dokunsa kırılacakmış gibi hassas yaklaşıyor, dokunuyordu. Önce okşayıp sonra bir kutsal emaneti kaldırır gibi kaldırıp indiyordu. Kaldı ki, onlardan daha öte kutsal emanet yoktu ana ve Arîn’in mücadele arkadaşları için. Çünkü o dünya kadınları, Kürtler ve topraklarının özgürlüğü için canını feda etmişti.

Arîn dokuz yıl önce bu emanetleri anasına, ablalarına, kardeşlerine bırakıp çıkmıştı yola. Dağlarda yanan dumansız ateşlere doğru gitmişti. Kendisinden önceki binlerce arkadaşının ayak izleri üzerinde özgürlük yolunda yürümeye başlamıştı. Ardından Ortadoğu’da gürleşen özgürlük ateşinin kutsal mekanı olan Kobanê’ye dönmüştü. Atalarının mezarlarının bulunduğu diyarları korumak için gelmişti.
Yüreği, beyni ve bedeniyle korumak için elinden gelen her şeyi yapmıştı. Öyle ki işgalciler kirli ayaklarıyla atalarının topraklarına basmak isterken kendini onların beyninde patlatmıştı.
Adeta şu sözü yeniden tekrarlamıştı: ‘İnsanın ne kadar yaşadığı önemli değil. Önemli olan yaşadığı ömre sığdırdıklarıdır. İnsanın ömrü onun yaptıklarıyla anlatılır ve ölçülür.’ Ve yaptıklarıyla kendini dünya kadınlarının direniş ve özgürlük tarihine yazdırdı. O yüzden şimdi onu hiç görmeyen, duymayan dünyanın dört bir yanındaki kadınlar onun adına sokaklara dökülerek yürüyor. Onun amaçlarının kendi amaçları olduğunu haykırıyorlar. İşte bu şekilde Arîn Mîrkan kendisini tarih yaptı. Tarihle birlikte Kobanê direnişinin sembollerinden oldu. Kobanê’nin taaa kendisi oldu. O artık özgür Kobanêdir…

BENZER YAZILAR

Yorum Yap