MERVAN BOTAN
Gözümüzü ilk açtığımızda karşımızda gördüğümüz, ilk paylaşımlarımızı yaptığımız, bize bir şekil vermeyi en çok isteyen insanlar, devletin kutsal kabul ettiği “aile” sözlük tanımıyla toplumun – ama aslında devletin demek istiyor – en küçük yapı taşı, okuduğumuz ilk ve en önemli okul…
Çocuklarına kendilerini adadığını, onların yaşamlarını kendilerine en temel amaç olarak edindiğini her fırsatta belirten aile aslında ne kadar gerçekçi veya bu samimi duygular ne kadar devlet ve kapitalist modernitenin emri ve etkisi altında? Aile ile ilgili doğru sorular sormak bizi onun çok çarpıtılan öz anlamına götürmeye yardımcı olacak yegane anahtar olarak görünüyor. Şu anki duruma baktığımızda karşımızda yapılacak en acil işlerin başında bu öz anlama varmak geliyor.
Ulusal mücadele ve devrim mücadelesi, kurtuluşu hedeflenen insanların omuzlarında yürür. Çünkü ezene, sömürgeleştirene, katile ve faşiste en büyük öfkeyi onun kanlı çarkları içinde ezilen insanlar duyar ve hisseder. En güçlü başkaldırışlar, isyanlar ve militanlar da yine bu ezilen insanlardan çıkar. Çünkü bu insanlar bilir ki mücadele edilmeyen her an düşman onu imha edebilir ve karşıdaki düşman “su uyur düşman uyumaz” misali hiçbir zaman boşluk affetmeyecektir.
Dolayısıyla aslolan zafer elde edilinceye kadar, düşman tamamen bertaraf edilinceye kadar mücadelede ısrar etmek, mücadeleyi büyütmektir. Ve mücadele onu en iyi temsil edenlerin yarattığı güçlü değerler üzerinden kendini büyütür, başkaca insanların moral değerlerine etki eder, umut yaratır, umudu yükseltir. Bunun son aşaması ise toplumda devrimci bir karakter yaratmaktır. Sistemin yarattığı bunalımlı kişilikler, doğanın bir diyalektiği olarak kendi kurtuluş umutlarını kendileri yaratmaya doğru meyil gösterirler. Düşmanından kurtulmanın en güçlü yolunu “kendini bulmak, tanımak ve kendi olmak” olarak anlayan insan toplumun devrimci karakterinin en önemli parçası olacaktır artık. Bu aşamada elbette ki kapitalist modernite ve onun hipnotize edilmiş köleleri de böylesi devrimci bir karakterin ortaya çıkmaması için ellerinden geleni ortaya koymaktan çekinmemektedir. Toplumun mücadeleye katılmaması için her türlü engellemeler ve zorlukları çıkarmak ve en nihayetinde mücadeleyi tasfiye etmek için ne gerekiyorsa yapabilmektedir. Kuşkusuz Kürdistan için bu belirttiğimiz durumlar daha gerçekçidir ve en çok bilinç yaratılması gereken konulardan olmaktadır.
Biz de bugün sistemin bu hipnotize olmuş kölelerinden en önemlisi olan aile üzerinde yoğunlaşarak bu soruna bir çözüm geliştirmeye çalışacağız. Çünkü Kurdistan için parçalanmamış hiçbir değer bırakılmamıştır. Toplumdan aileye, bireye ve bireyin düşüncesinin her bir hücresine kadar sistem tarafından paramparça edilmeyen hiçbir zerre bırakılmamıştır.
Önderliğin aile kurumuna karşı duruşu
Tüm konularda olduğu gibi Önderlik gerçeği bu konuda da bizlere en iyi örneklerden biridir. Önder APO’nun Üveyş Ana ile olan diyalogları başta olmak üzere, ailesi ile olan ilişkileri hepimiz için derslerle doludur. Önderlik kendi hayatından örnekler verirken babasına karşı “ilk isyanım” dediği karşı çıkışından, ailenin ablasını bir çuval buğday ve biraz para karşılığıyla evlendirmesinden ve Üveyş Ana’ya bir parça kumaş bile almamasından bahseder. Önderlik aile içerisinde O’nu geriye çekmeye çalışan, çocukluk hayallerine ve yaşam heyecanına müdahale eden deneyimlerle karşılaşmıştır. Ancak Önderliğin duruşu her seferinde mücadele etmek, hakikatte ve kendisi olmakta ısrar etmek ve kalıpları reddetmek olmuştur.
Peki bu karşı çıkışlar Önderliği hayırsız bir evlat mı yapmıştır? Üveyş Ana Önder APO’ya “Sen memur oldun artık, bana bir parça kumaş al” talebine karşı Önder APO “Hayır, ben sana bir parça kumaş değil, özgürleşmiş bir ülke vereceğim” demiştir. Önderliğin, kız kardeşinin bir çuval buğdaysatılmasına karşı duyduğu öfkeyi koruyarak “Ben bunu kabul edemezdim, bu kızları canavarların önüne atamazdım” deyip Kadın Kurtuluş İdeolojisi’ni yaratması kadar değerli başka bir şey olabilir mi? Ailesinin bu talep ve pratikleri karşısında Önder APO ailenin küçük bir devlet olduğunu, devlete ve kapitalist moderniteye gönüllü ajanlık yapan bir yapı olduğu gerçekliğini kavramıştır. Ve bu, aslında Önder APO’nun ilk savaş mevzisi olmuştur. En güçlü savaşını hala da köhnemiş, gelenekçi feodal aile yapısına karşı yürütmektedir.
Her insan isyanının büyüklüğü kadar değerlidir
Peki biz Kürt gençliği olarak ne kadar bu bilinç düzeyinde yaşıyoruz? Kendimizi ne kadar belirlenmiş rollerin dışına taşırabiliyoruz? Ya da ilk isyanımızı neye karşı ve ne zaman yaptık? Hangi toplumsal gerçekliğimize işaret etti o ilk isyanımız? Yeni bir telefon, kıyafet veya araba için mi yoksa ülkemiz Kürdistan’ın gerçekliği için mi? Onursuz ve anlamsız bir yaşama karşı mı yoksa güdülerimizin ve egolarımızın tatmini için mi? Çoğumuzun bu sorulara cevabı – biraz da utangaç olursak ne ala – birbirine ne kadar da yakın oysa. Halbuki gözümüzü görmesi gereken doğru yere çevirdiğimizde ilk fark edeceğimiz gerçeklik şudur; dünya bizim etrafımızda dönmüyor ve yaşamın var olma sebebi bizim doymaz egolarımızı doyurmak değil. Aslında biz toplumumuz, halkımız, ülkemiz ve ahlaki-politik değerlerimiz olmadan koca bir HİÇ durumundayız.
Eğer ülkemiz işgal altındaysa, halkımız soykırım kıskacındaysa, değerlerimiz, tarihimiz yok ediliyorsa yapılması gereken ilk iş isyan etmektir. İnsan isyanı kadar değerlidir ve isyan ne kadar büyürse toplumsal değeri de o kadar artar. Var olan geleneksel alışkanlıklara isyan, bunu dayatanlara karşı isyan, devlete ve sisteme isyan… İşte bize değer katacak olan, bizi biz yapacak olan, aslımıza döndürecek olan noktalar bunlardır.
Ailenin ve kapitalist modernitenin iç içe geçen çarkları
Peki aile bu işin neresinde? Var olan haliyle kabul etmemiz mümkün mü? Aile hangi yöntemle ikna edilebilir? Kapitalizmin ilk çıkış zamanlarının aksine bugün sızması gereken her yere varması gerektiğine inandığını ve bunun için en ince özel savaş yöntemlerini kullandığını belirtmiştik. Elbette bunun için yapılacak ilk ve en karlı iş de kendi çarklarında ezdiği insanlara da kendi mantalitesini aşılamak olacaktır. Aile kurumu bu iş için biçilmiş bir kaftandır adeta. Sistem tarafından belirlenen anne ve baba rolleri öylesine incelikli dizayn edilmiştir ki bu rollerin sahibi de kendisine amentü derecesinde bir imanla sisteme eleman yetiştirmeyi görev edinir. Sistem tarafından çizilen ideal bir aile yapısı vardır. Bu tabloda baba çalışır, anne ev işi yapar ve çocuklar da okul, kariyer, evlilik süzgeçlerinden geçer. Bu hep bu şekilde ilerler durur. Aileler, sistem tarafından en önemli tehlike olarak algılanan “toplumsal mücadeleye” girmemeleri için çocuklarını sürekli telkin, tahdit ve tehdit ederken aslında onları özgürlükten alıkoyduklarının farkındadırlar. Fakat sistem tarafından öylesine hipnoz edilmişlerdir ki, farkında değillermiş gibi görünmektedirler. Anne babamızdan sürekli duyduğumuz “olaylara karışma, okulunu oku, yoluna bak” sözleri tam da sistemin biz gençlere, özgürleşme iddia ve arayışındaki kişilere karşı oluşturduğu kutsal bir mottodur. Ve sistemin bu kutsal ayetlerini dile getirme görevi aileye verilmiştir. En yurtsever ailelerimizden bile bu veya benzeri sözleri çokça duymaktayız. Mesela çoğu – belki de tüm – yurtsever aileler çocuklarının toplumsal bir eyleme katılması için ilk şart olarak okulunda dersleri geçmesi gerektiğini söyleyebilmektedir. Özgürleşme eyleminin kölelik kurumunda başarılı olması şartına bağlı olması çelişkisi bile sistemin ne kadar incelikli olarak her yere nüfuz ettiğini açıkça gösterebilmektedir. Buna benzer diğer bir örnek de anne babaların en mutlu günlerinin çocuklarının düğün günü olmasıdır. O kadar derin bir köleliğe bu kadar içten bir rıza gösteriliyor olması akıllara Maya uygarlığındaki tanrıya gönüllü verilen çocuk kurbanları getirmektedir. Oysa aileler bu şekilde çocuklarının ellerine kendi elleriyle kölelik kelepçelerini takmaktadır. Bu kelepçenin altın yüzük şeklinde olması bu gerçekliği değiştirmemektedir.
Aile ve sistem girdabından APOCU çıkış
Öyleyse tespiti doğru koymak gerekir. Varolan haliyle ne ailelerin bize verebilecek bir özgürlük değeri ne de bizlerin onlara verebileceği özgür bir gelecek vardır. Yapılması gereken ailenin de çocuklarının da hemen ülkenin özgürlük mücadelesi ile kendilerini özgürleştirme süreci ve yoğunlaşmasına girmesi, devrimcileşen bir halk gerçekliğinin birer neferi olmalarıdır. Bizler ailenin kendisine karşı değiliz, ama bu haliyle ailenin de kabul edilemeyeceği çok açıktır. Özgürleştirmeyen, köleleştiren, toplumsallaştırmayan ve sisteme entegre eden tüm yönlerinin en güçlü şekilde eleştirilerek bu eleştirilerin pratikte hayatta geçirilmesi gerekir. Bu pratiğin sürekli, tutarlı, dürüst ve istikrarlı bir şekilde yürütülmesi gerekiyor. Aile, biz gençlerin de bir yaşam iddiası, kendi düşüncelerimizle yaşama isteği, kabul ve red ölçülerimizin olduğunu kabul edene kadar bu mücadelenin yürütülmesi gerekiyor. Bu durumda başta karşı çıkmalar, tehditler olacaktır ancak sonrası kabul etmedir. En son aşamasında da toplumu için mücadele eden bir evladın gururu kalır ailelere.
Şehit Andok Farqîn mücadele tarihimizin en önemli fedai eylemlerinden birisini yapmadan önceki son çözümlemesinde annesine, “Ben seni, ailemi halkımın mücadele saflarına katıldıktan sonra daha çok sevdim, çünkü sizler için neler yapacağımı daha net gördüm” şeklinde seslenmesi, asında APOCU felsefenin aile kavramına ne kadar derin anlam kattığının en güzel örneklerinden birisidir. Tam da burada karar artık bizimdir; ya Şehit Andok gibi bir bilinç ve pratik düzeyin sahibi olur, her bir şehit annesinin acısını, öfkesini yüreğimizde hisseder ve bu ruhla yaşama ve mücadeleye katılırız, kendimizle birlikte ailemizi ve topluluğumuzu da özgürleştiririz ya da devekuşu gibi başımızı kuma gömer, ‘görmezsek yoktur’ der sistemin sadık bir kulu oluruz. Peki sizce hangisi daha anlamlı ve yaşanmaya değer?
