Dünya savaşının en etkili olanı ideolojik düzeyde olanıdır

Duran Kalkan

Başarmak ve kazanmak için Önderlik çizgisinden, Önderliğin tarzından başka bir yol yoktur. Geçen kırk yıl bunun kanıtı oluyor. Onlarca kişilik Önderlik iddiasında bulunuyor. Doğru şudur diyor, şöyle yapılırsa başarı olur, kurtuluş sağlanır, özgürlük gelir; bu doğrultuda yazıyor, çiziyor, konuşuyor, eylem yapmaya çalışıyor. Ama kırk yılın sonuna geldiğimizde gerçekler ortadadır. Bazılarının esamesi bile okunmuyor; bu dünyada adı bile yok, kimse tanımıyor. Bazıları ilk günkü yerde duruyorlar, bir arpa boyu bile yol alamamışlar. Bazıları karşıtına dönüşmüşler; kırk yıl önce karşı çıkıyoruz dedikleri, mücadele bayrağı açtıkları güçle bir olmuşlar, onun memuru haline gelmişler, içinde yer alıyorlar. Bazıları da biraz mütevazilik gösterip özeleştirel yaklaşım içerisine girebilmişler. Hata ve eksiklikleri tam derinlikli olmasa da görüp biraz düzeltme yaşayabilmişler, böylece yurtsever konuma en azından gelebilmişler. Mücadeleye PKK dostu olarak devam etmeye çalışıyorlar. Fakat gündem olan, gelişme yaratan, adeta dünya çapında savaş durumu ortaya çıkartan gerçeklik ise Önder APO gerçekliği oluyor. Bugün gibi ortadadır.

Sermaye güçleri ve ulus-devlet çatışmasından doğan savaş

Günümüzde iki tür dünya savaşı yaşanıyor. Bir tanesi sistemin iç çelişkilerinden kaynaklanan savaştır. Buna küresel sermaye güçleriyle ulus-devlet statükosu arasındaki çatışma diyoruz. Yaklaşık otuz yıldır Ortadoğu’da devam ediyor. Bu süreç körfez savaşı ve Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile başladı. Günümüzde de yayılarak devam ediyor, böyle bir savaş nasıl sona erecek, kim sona erdirecek? Savaşan taraflar bakımından çok fazla bir çözüm gözükmüyor. Her ne kadar ulus-devlet statükoculuğu bölgesel düzeyde kalsa da, zayıf görülse de, herhangi bir yeniliği ve yaratıcılığı olmasa da, çok fazla tutucu bir konumda bulunsa da yine de bir güç ve direniyor. Sermaye sistemi de çok fazla ve sert hedefleyemiyor. Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Yemen’de savaş çıkartabildiler, fakat dikkat edilirse Türkiye’de, İran’da hatta Mısır’da böyle bir savaşı göze alamadılar. Küresel sermaye sistemi başka yöntemlerle sonuç almaya çalışıyor. Mısır’da askeri darbeyi kullandı. İran karşısında daha çok ekonomik ambargo yöntemlerini kullanıyor. Türkiye’ye dönük daha çok Kürt halkının mücadelesinden, demokratik güçlerin mücadelesinden yararlanmaya çalışıyor. Bu mücadelelerin mevcut rejimi zorlaması karşısında rejim de kendisinin öngördüğü değişikliklerin yapılmasını istiyor. Bazı eleştiriler yapıyor, kısıtlamalar getiriyor. Ondan öteye bir müdahalede çok fazla bulunamıyor. Dolayısıyla çok fazla başarılı değildir. Yaklaşık otuz yıl geçmiş olmasına rağmen küresel müdahale Ortadoğu’da çok ilerlemiş değildir. Zaten statükoculuğun da çok yeni bir şeyi yaratacağı yoktur. Bağnazca Kürt düşmanlığında ve faşist terörde derinleşerek sürdürmeye çalışıyor. Savaşanlar, savaşa yol açan nedenleri çözecek herhangi bir zihniyete, politik programa, projeye sahip değiller. Dolayısıyla çıkış gösteremiyorlar, çıkış yolu bulamıyorlar. Bulamayacaklar da.
Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’ndan çıkış oldu, bunalımlarını hafiflettiler diye değerlendirildi. Evet askeri boyutu çok öndeydi. Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere, Fransa tarafı Almanya’yı ve Osmanlı İmparatorluğu’nu yenilgiye uğrattı, teslim aldı. İkinci Dünya Savaşı’nda faşizm yenildi. Fakat Üçüncü Dünya Savaşı’nda askeri boyut o düzeyde önde değildir. Diğer boyutlarla paralel gidiyor. Sanki ideolojik savaş daha öndedir. Ekonomik, siyasi boyutlar öndedir. Düşük yoğunluklu bir askeri boyut var. Bu nedenle de savaşın sonucunun şu anki gidişle askeri boyut temelinde belirlenmesi çok fazla mümkün görülmüyor. Bu bakımdan öyle bir çıkış yolu da gözükmüyor. Bir de her iki dünya savaşında da evet askeri boyut öndeydi. Savaşan taraflardan biri yenildi, ama yenilgi değil de sosyalist devrim iddiasıyla ortaya çıkan ve yaşanan gelişmeler belirleyici oldu. Birinci Dünya Savaşında Rusya’da Ekim Devrimi oldu. Rusya savaştan çekildi. Alternatif bir güç olma yoluna girdi. Bu küresel sermaye güçlerini korkuttu, ürküttü. Savaş politikalarını eskisi gibi sürdüremediler. İkinci Dünya Savaşı’nda da Sovyetler Birliği güçlendi, Asya’da devrimler gelişti. Çin’de yaşanan devrim çok önemliydi. Doğu Avrupa’da da böyle oldu. Bu gelişmeler ürküttü. Aslında Hitler faşizminin hedefi Sovyetler Birliği’ni yıkmak, kapitalizm karşısında kendisini alternatif olarak tanımlayan gücü ortadan kaldırmaktı. Ama gelişmeler tersine oldu. Yıkmak istediği güç direndi ve kendisini yıkıma götürdü. Bu da sosyalist hareketin, Sovyetler Birliği’nin etkisini çok güçlendirdi. Kapitalizm büyük bir korkuya, telaşa yol açtı. Savaşan taraflardan birisinin yenilgisi yanı sıra, savaşı sona erdiren, savaştan çıkış yaptıran bu etkenler var. Demek ki, çok fazla yalnız başına iç etkenlerle sona ermedi. Devrimci güç sona erdirdi, devrim hareketlerinin gelişimi ve kapitalist sistemin tehdit edilmesi savaşın sona ermesinde çok önemli bir rol oynadı. Savaşa bir süre ara vermelerini getirdi.
Şimdi durum daha farklıdır. Bu nedenle çok fazla ne olacağı bilinmiyor. Çok güncel, günübirlik bir yaşam var, politika var. Uzun vadeli düşünebilen, plan, proje üretebilen, gelecek öngörebilen çok fazla yoktur. Bu da karamsarlık ve umutsuzluk yaratıyor. Sistem aslında bir çöküşü yaşıyor. Bu sistem yüz yıl önce çökecekti. İşin doğal seyri, olması gereken oydu. Birinci Dünya Savaşı sistemin çöküş savaşıydı. Öyle olması da gerekiyordu. İnsanlığın hayrına olması gereken oydu. Yüz yıldır fazladan yaşıyor. Hem birinci doğada hem de ikinci doğada ağır tahribatta bulundu. Toplumsal dokuda geçen yüz yılda ulus-devlet diktatörlükleri çok fazla tahribatta bulundular. İnsan ve toplum gerçeğini çok tahrip ettiler. Toplumkırım çok ileri düzeyde yaşandı ve insanın gelişiminden söz ediliyor, ama tersi doğru gibi görünüyor. Gelişmeden çok insanın zihinsel olarak, maneviyat olarak çok daha fazla tahrip olmayı yaşadığı gözle görülebilir bir gerçek. Dar maddi yaşamı öngören felsefeler açısından insan gelişmiş sayılabilir. Maddi yaşamda dünyanın bir bölümünde bir tırmanış, ilerleme oldu. Avrupa’da, Amerika’da diğer bölümü daha da kötüye gitti. Ölüm sınırında yaşıyor. Açlıkla cebelleşiyor. Sadece Avrupa’ya bakarak dünyayı değerlendiremeyiz. Ama düşünsel ve manevi yan çok daha gerilemiş ve tahrip olmuş durumdadır. Yüz yıl önce bu yönlü değerlendirmeler vardı. “Ya sosyalizm ya kıyamet” diyorlardı. Aslında insanlık yüz yıllık bir kıyamet yaşadı denebilir. Bunun ortaya çıkardığı tahripkar sonuçlar var. O nedenle insanlık Ekim Devrimi’ne çok büyük umutla bakmıştı. Kurtulacağına inanmıştı. Ekim Devrimi kendisini bir dünya devrimi olarak ilan etmişti. Var olmasını ancak dünya devrimi haline gelmesine bağlıyordu. Fakat başaramadı, gerçekleştiremedi. Özellikle devrim Avrupa’ya yayılamadı. Bunda sosyal demokrasinin ihaneti büyük rol oynadı. Özellikle Alman Sosyal Demokrat Partisi’ndeki ihanet, tasfiye olma, revizyonizm denen eğilim çok fazla tahripkar ve engelleyici rol oynadı. Dolayısıyla alternatif gelişmedi. Çökmesi gereken sistemin ömrü yüz yıl uzadı ve günümüze geldi.
Artık bu sistemin kendi gücüyle savaştan çıkması mümkün değil, giderek savaş tehditleri artıyor. ABD nükleer silah programını yeniden başlatacağını söylüyor. Rusya cevap veririz diyor. Yakın geçmişte Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle de sonuçlanan nükleer silah vb. anlaşmalar giderek tartışılır hale geliyor. Sanki tavsayacağa benziyor. Öyle olursa yaşanan savaş durumunun militarist boyutu yeniden öne çıkabilir. Askeri boyut gelişebilir, öne geçebilir, derinleşebilir. Daha şiddetli savaş halini de alabilir. O ihtimal az değildir. Böyle bir tehlike günümüzde ciddi bir biçimde vardır. Belki bugün ya da yarın olabilecek bir durum değil, fakat potansiyel tehdit olarak var. Dünyada yaşanan gerçeklik olarak yaşanan bir boyut budur. Fakat dünya savaşını sadece bununla sınırlandırmamamız gerekiyor.

 

Demokratik modernite ve kapitalist modernite arasındaki ideolojik savaş

Bir de bu dünyada ideolojik savaş var. Belirtiğimiz politik askeri boyutta olan bir savaştı. Bir de felsefik ve ideolojik boyutta olan bir savaş var ki, işte bu savaşta iktidarcı devletçi sistemi, onun kapitalist modernite aşamasında ise halkların ve toplumların sistemle savaşı; demokrasi savaşı. Toplumların demokratik yönetim altında kendilerini özgürce, kardeşçe bir arada yönetmek istedikleri bir savaş. Bu zaman zaman öne çıkıyor. Ekim Devrimi ayağı bu isteğin yüz yıl önce bir hamle yapmasıydı. Geçen yüz yıl boyunca da içinde ciddi terslikler, hatalar taşısa da ideolojik ilkeler bakımından çıkış noktası özgürlük, eşitlik, dayanışma, komünalizmdi, paylaşımdı. Bu idealler ve ilkeler temelinde Ekim Devrimi gerçekleşti, sosyalizm mücadelesi verildi. Bu bir gerçektir. Fakat 90’ların başındaki çözülüş büyük bir gerileme ve umutsuzluk ortaya çıkardı. Yüzyılın ilk yarısında, özellikle de ortalarında ulaşılan çok yüksek düzey kayboldu. Oysa İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyadaki en güçlü eğilim, sosyalist eğilimdi. Hiçbir dinsel ideolojinin yayılamadığı kadar küresel düzeyde sosyalist ideoloji yaygınlık kazandı. Hiçbir dinsel ideolojinin etkileyemediği kadar insan kitlesini etkiledi. Kendine çekti, harekete geçirdi. Sosyalist gelişmeyi küçümsememek lazım, doğru anlamak gereklidir. Fakat kendi iç çelişkileri vardı. Bunu Önder APO paradigmasal yaklaşım olarak tanımladı, çözümü oradan geliştirmeye çalıştı. Bundan dolayı aslında amaç-araç çelişkisi ve çatışması yaşadı. Sonuçta büyük cesaretler ve fedakarlıklar olmasına rağmen yaşadığı bu iç çelişki sonucu çöktü ve çözüldü. İlerleyemedi, bir alternatif sistem olamadı. Gerçek bir sosyalizm haline gelemedi, toplumsal demokrasiye dönüşemedi ya da demokratik toplum olamadı. Tersine demokrasisiz, toplumsuz elit bir grubun, partinin diktatörlük yönetimi oldu. Zaten onu düşünce olarak da formüle ettiler, benimsediler. Sovyetler Birliği başarısız kaldıkça çizgiyi değiştirdi. Dünya devrimini yapamadılar, ‘tek ülkede devrim’ teorisini geliştirdiler. Toplumu harekete geçiremediler. Parti diktatörlüğü, proletarya diktatörlüğü kavramını geliştirdiler. Aslında sosyalizmden saptılar. Çözülüşün altında bunlar yatıyor.
Bir sosyalist hareket birçok alanda kalıntı biçiminde var. Reel sosyalizmin kalıntıları, sistem dışı güçler, anarşist hareketlerin kalıntıları var. Belli bir mücadele yürütüyorlar, ama politik-askeri boyutta çok etkileri yoktur. İdeolojik olarak da eskiyi çok fazla aşamadıkları için, derinlikli bir eleştiri-özeleştiri ile kendilerini yenileyip sistemi aşacak yeni projeler ortaya çıkaramadıkları için düşünsel mücadeleyi de geliştiremiyorlar. Bir alternatif sunamıyorlar ve etkileri olmuyor.
Böyle bir durumda Kürdistan Özgürlük Mücadelesi çok daha büyük önem ve anlam taşıyor. Kürdistan sınırlarını aşarak bölgesel ve küresel düzeyde daha geniş bir etkide bulunuyor. Bu anlamda da 45 yıl önce bir kişiyle başlayan yürüyüş şimdi sosyalizm adına, özgürlük ve demokrasi adına bir dünya savaşı haline gelmiş bulunuyor. Bir de dünyada böyle bir savaş var. Bunlar aynı savaşlar değillerdir. Dünya savaşı gerçeğini de iyi anlamak lazım. Önder APO’nun başlattığı ideolojik, siyasi, örgütsel, askeri yürüyüş bugün sistemin kendi iç çelişkilerinden kaynaklanan savaş durumunu ciddi biçimde etkileyen, ideolojik bakımdan onu kat kat aşan bir dünya savaşı haline gelmiş durumdadır. Bir de böyle bir dünya savaşı var. Aslında bu savaş genelde toplumların, ezilenlerin, özgürlük ve sosyalizm mücadelelerinden oluşuyordu. Bugün böyle bir mücadele Önder APO’nun aydınlatıcılığında sürüyor. Bütün dünyada ezilenler tarafından Kürdistan Özgürlük Mücadelesi temelinde sürüyor. Kürdistan’daki özgürlük mücadelesi bir Kürdistan savaşı olmaktan çıkarak bölge ve dünya savaşı haline gelmiş bulunuyor. Aslında başından beri böyle bir özelliği vardı. Fakat son 20 yılda uluslararası komployla birlikte daha çok gözle görülür, güncelde yaşanır bir olay haline geldi. Bugün derinleşerek devam ettirilmeye çalışılıyor. Savaş derinleşerek, boyutlanarak sürüyor. Öyle bir zayıflama, gerileme durumu yoktur.
PKK ile ortaya çıkan gelişmeleri, Önder APO’nun dünya ölçüsündeki duruşunu, Önderlik çalışmalarının ortaya çıkardığı durumu böyle değerlendirmek ve görmek lazım. Önderlik düşüncelerinin ve tarzının pratikte doğruluğunun kanıtlanması, bu düzeyde ortaya çıkardığı gelişmeler ile oluyor. Öyle bir iddia, bir övgü, bir propaganda değildir. Ezilenlerin kurtuluş mücadelesinin merkezi haline gelerek, sosyalizm mücadelesinin öncüsü konumuna gelerek kendini bir dünya savaşı düzeyine ulaştırmış bir biçimde sürüyor. Bu kadar gelişme gösterdi. Böyle bir alternatif haline geldi ki, kendi iç çatışması içerisinde bile olsa küresel kapitalist sistem en büyük tehlikeyi Önderlik olarak görüyor. Yirmi yıldır bu böyledir. Uluslararası komplo bunun için geliştirildi. Demek ki, dünyada süren daha büyük savaş ideolojik savaştır. Dünya savaşının en etkili olanı ideolojik düzeyde olanıdır. PKK’nin temsil ettiği ideolojik-politik çizgiyle, toplumsal yaşam projesiyle, küresel kapitalist sistem arasındaki savaş. Yani kapitalist modernite sistemiyle demokratik modernite çözümü arasındaki savaş. Önderlik 45 yılda Kürdistan’dan başlayarak dünya savaşı yürütebilen bir güç haline geldi. Bütün bunları sıfırdan başlayarak yaptı. Elinde hiçbir imkanı yoktu. Kendi gücüne dayandı, halkın gücüne dayandı. Öz güçle hareket etti.
Her zaman kuşku taşıdı. Acaba başarabilir mi, bu halk bu işi yapabilir mi? Zaman zaman da “kamburu çıkmış bir halka bu kadar ağır bir görevi yüklemek acaba ne kadar doğru olur? Bizi ne kadar başarıya götürür?” diye değerlendiriyordu, kaygılarını ifade ediyordu, soru işaretleri bırakıyordu. Ama yine de durumu ne olursa olsun varlık ve özgürlük sorunu olan, özgürlüğe ihtiyacı olan bir halka inandı, güvendi. En azından denemek gerektiğini düşündü. Onunla birlikte savaşmayı göze aldı. Sonuç bugün ortaya çıkan düzeydir. Doğrusuyla, yanlışıyla, geliştirmesiyle, kaybettirmesiyle bugün varılan noktadır. Bu konuda ciddi eksiklikler, hatalar eleştiriliyor. İmkanları ve fırsatları tam ve yeterli değerlendiremeyen bir zihniyet ve siyaset durumu yaşanıyor. Bunları eleştiri-özeleştiri olarak dile getirmeye çalışıyoruz, anlamaya, aşmaya, gidermeye dolayısıyla kendimizi yeterli hale getirmeye çalışıyoruz. Fakat bütün bunlara rağmen PKK’nin, Önder APO’nun dünya çapında bir olay olduğu, dünyayı etkileyen bir mücadele yürüttüğü tartışma götürmeyen bir gerçektir. İmralı’da TC marifetleriyle tutulmuyor, TC’nin rolünü Önderlik “gardiyanlık” olarak tanımladı. İmralı’da TC gardiyanlık yapıyor. Orayı ortaya çıkartan iktidarcı-devletçi sistemdi, kapitalist modernite düzeniydi. Şimdi yürüten de odur. Eğer AKP-MHP faşizmi bugün bu kadar hukuksuzluk yapıyorsa, baskı uyguluyorsa, ağır tecrit, işkence uyguluyorsa bundan dolayıdır. Biliyor ki, kimse ses çıkaramayacak. Herkes bu işin içinde ortaktır. Ne yapacakları kendilerine bırakılmış, onlar da istedikleri gibi hareket ediyorlar. Bu kadar açıktır.

Related posts

VİDEO- Stêrka Ciwan: Devrimci halk savaşını yükseltin, sömürgeciliği ve kapitalizmi yıkın!

Özel savaş topluma karşı ilan edilmiş bir savaştır

Toplum karşıtı kapitalizme karşı toplumcu sosyalizm