„Tarihi bilmek kendini bilmektir, kendini bilmek de tarihi bilmektir.“
BAWER BOTAN
Bu anlamlı sözlerle başlamak Kadın özgürlük çizgisini anlamak ve kavramak icin en doğrusudur. Erkeklik olgusunun doğru bir tanıma ihtiyacı vardır. Devletçi uygarlığın kaynağındaki erillik dikkate alındığında, erkekliği salt biyolojik bir olgu olarak tanımlayamayız. Erkekliğe dair tüm analizler bizi iktidarcı, mülkiyetçi ve devletçi sisteme götürür. Bu anlamda erkekliğin tahlili bütün iktidar ve güç ilişkilerinin tahlili demektir. Kadının nesneleştirilmesine dayalı cinsel farklılaşma, toplumsal sistemin örgütlenişinde sınıfsal farklılaşmadan daha etkili olmuştur. Bu da erkekliğin esasında sosyolojik bir olgu olduğunu kanıtlar. Erkek sisteminin çok yüzlülüğü, aldatıcılığı ve zalimliği erkeğin özgürleşme zemininin yeniden oluşturulmasını zorunlu kılmaktadır. Üzerinde durduğu sahte zemin özgürlükçü bir zemin değildir. Erkek zemini her türlü özgürlüksüzlüğün, eşitsizliğin, köleliğin üzerinde yükseldiği ve bu nedenle parçalanması gereken bir zemindir. Ancak bu zeminin ve yol açtığı erkek kişiliğinin tahlili ve aşılmasıyla özgürlükçü adımları güçlendirebiliriz.
Biraz daha cinsiyetçi sorunların köküne inersek esasında kadına yönelik her türden yönelimin ideolojik oldugunu görürüz. Kadın-erkek ilişkilerinin hangi ölçütlerle ele alındığı ve tanımlandığı önemlidir. Bin yıllarca kadın olgusuna iktidarcı, mülkiyetçi ve devletçi erkek aklının yönelttiği aşağılayıcı, karalayıcı söylem kadın gerçeğinin üzerini sorun örtüsü ile kapatmıştır. Kadının tarihsel-toplumsal gerçeği sorun kavramı ile yan yana getirilerek, tarihsel-toplumsal boyutu yok sayılmakta kadının böylelikle hala sorun olarak algılanması sürdürülmektedir.Kuşkusuz kadın etrafında dile gelen yığınla sorun vardır. Kadın olgusu bile başlı başına bir sorun yumağı haline getirilmiştir. Ancak bu gerçeklik hiçbir zaman sorunun kadın olgusu olduğu anlamına gelmez; Kadın sorun değildir. Esasında tüm toplumsal sorunlar kadının tarihsel-toplumsal gerçekliğinin inkar ve imhaya tabi tutulmasıyla başlamıştır.
Ataerkil toplumsal düzenin temeli ailedir
Erkeğin kendindeki erkeklik özellikleriyle savaşması gerekir. Sorunun kaynağı erkek olduğu icin erkeğin ‘kadını kurtarmak’ anlayışından önce kendindeki cinsiyetçi zihniyet ve erkeklik özellikleriye savaşması mücadele etmesi gerekiyor.
Toplumlarda kültürün bir parçası olarak gelişen, toplum tarafından kabul gören kadın ve erkek kimlikleri, tarih boyunca iktidarı elinde bulunduranlar tarafından kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirilmiş ve her defasında toplum mühendisliği projeleri olarak yeniden geliştirilerek kişiler üzerinde birer baskı aracı olarak kullanılmaya devam edilmiştir. Eril iktidarın kendisini üzerine inşa ettiği cinsiyetçilik ise en başta erkek merkezli güç odaklıdır.
Sonuçta ataerkil düzen cinsiyet sistemleri erkekliği hakimiyetle eşleştirmektedir. Ortada bir gerçek var; ataerkil toplumsal düzenin temeli ailedir. Aile ataerkil zihniyetin ideolojik aracı olurken erkek ise aile içinde devletin temsilcisi olmuştur. Kadın her şeyden önce annedir ve erkeğin soyunu sürdürme aracıdır bu tabloda. Devlet aile ve erkek üçlüsünün kıskacında yok sayılan kadındır her zaman. Erkek olmak çevrenizdeki kadınlar, çocuklar ya da sizden daha güçsüz erkekler üzerinde hükümranlık kurmanızı gerektirir. Size verilen bu cinsiyet rolü size güçlü, kontrollü ve duygularınızdan bağımsız olmanızı ve imtiyazlarınızı korumak için ne gerekirse yapmanızı emreder. Tam da bu nedenle Erkekler de kendi cinsiyetçi düşünce kalıplarından kurtulmalı ve toplumun onlara bahşettiği imtiyazlarından vazgeçebilmeli. Erkeğin kadına dönük köleleştirici tavır veya davranışları kişiye özgü ele alınmamalıdır. Genelde erkekler ‘ben öyle değilim ama şu erkek ya da onlar öyledir’ diyerek kendini sorunun dışında görür.
Erkek kendisiyle mücadele etmelidir
Bu bakımdan erkeğin sorunun merkezinde kendini gerçek anlamda görüp görmediği veya bu anlayış ve düşünce gücünde olup olmadığı oldukça önemlidir. Bu nedenle erkek kendisine öğretilmiş erkeklik özellikleri ile kadında kendisine öğretilmiş erkeklik rolleri ile mücadele etmeyi esas almalıdır. Cinsiyetçiliğin odak noktası ise kadın ve onun cinselliğidir.
Bugün dünyanın hemen hemen bütün ülkelerinde kadına; doğurmak, çocuk bakmak, evinin hizmetçisi olmak, dahası kocasının seks aracı olmak gibi roller verilmiştir. Cinsiyetçi algı o kadar toplumun içine girmiştir ki; renklerden, mesleklerden, spordan, sosyal aktivitelere kadar her şeye bir rol, bir cinsiyet biçilmiştir. Dünya erkekler tarafından erkekler için dizayn edildiğinden toplumsal siyasal her açıdan toplum erkek zihniyeti üzerinden örgütlendirilmektedir.
Bu nedenle toplumsal cinsiyetçilikle sadece kadınların değil erkeklerin de mücadele etmesi temel olan esaslardan biri olmak zorundadır. Erkeğin ürettiği devlet sistemine bağımlı ve muhtaç olmaktan kurtulmadıkça, şiddete ve katliama maruz kalmaktan kurtulamaz ve dolayısıyla özgürlüğüne kavuşması da mümkün olmaz. Kadın, devlet sisteminde düşünsel, duygusal, bedensel ve cinsel olarak sömürülüyor.
Kadın sorunu deyince en çok erkek sorununu anlamalıyız
Erkek, özgürlük sorununun çözümünde ancak böyle rol oynayabilir. Bu, erkekliği öldürmeyi yaşamsal bir sorumluluk olarak görmeyi ve bunu süreklileşen bir yaşam biçimine dönüştürmeyi gerekli kılmaktadır. Özgürlük mücadelesinde yer almak, kadın ve erkek için mutlak özgürleşme anlamına gelmemektedir. Kadın ve erkek için özgürleşme sorunları derinliklidir.
Burada görülmesi ve ortadan kaldırılması gereken şey; kadını iradesizleştirerek, köleleştirerek egemenlik altına alan ve yok oluşa sürükleyen devletçi, iktidarcı, şiddetçi erkek zihniyetidir. O yüzden kadın sorunu deyince en çok erkek sorununu anlamalıyız. Hakikatini yitirmiş erkek ve onun yol açtığı sorunlar gelmeli aklımıza. Bu erkekliğin inşa edilmesiyle birliktedir ki toplumsal sorunlar sökün etmiştir. Evrenin en muhteşem ikilisi olarak beliren kadın-erkek ilişkisi bozulduğunda evrenin dengesi de bozulmuştur. Erkek, kadını tahrip ettikçe toplumu, doğayı, en çok da kendini tahrip etmiştir. Küçük bir elitin iktidarı için şekillendirdiği erkek zihniyeti ne kadar benimsendiyse kadın ve erkek o kadar birbirinden uzaklaşmış ve birbirini kaybetmiştir.
Bütün eylemleri sakat olmaktadır
Kadını kaybeden erkek aslında doğasını kaybetmiştir. O günden beri her şeyi yarımdır, her şeyi sakattır. Bakışı sakattır, düşünüşü sakat, algılaması sakattır yorumlaması sakat. O yüzdendir ki bütün eylemleri sakat olmaktadır. Erkeğin yıkıcı gerçeği bu yüzdendir. Kadını ikinci sınıf gören, dışlayan, tahakküm altına alan, kadını nesneleştirerek öldürmek dahil üzerinde her türlü tasarrufa yönelen erkek aklı ve eylemi içinde bulunduğumuz zamana katlanarak ulaşan ve altından kalkılamaz bir hal alan toplumsal ve doğasal sorunların yaratıcısı ve büyütücüsüdür.
Şimdi mücadele ve özgür yaşam ilkeleri bize geleneksel erkeği aşmayı ve yeni bir doğuşu dayatıyor. Yoksa hiç bir başarının sahibi olamayacağımız gibi engel ve bozguncu bir konuma düşmekten kurtulamayacağımızı belirtiyor.
Zihniyette yenilenme, vicdanda derinlik, hakimiyetten, mülkiyetten ve bireycilikten kurtulma, ikiyüzlülük ve yalandan sıyrılma, insanlığın öteki yarısıyla barışma, yani yaratıcı, başarılı ve üretken olma. İnsan olma ve özgürleşmeye başka bir yoldan gidilemeyeceğine inanmalıyız.