Home TÜM YAZILARPERSPEKTİF Kürdistan tarihinde savaş ve savunma-1

Kürdistan tarihinde savaş ve savunma-1

by rcadmin

DURAN KALKAN

Buradaki amacımız tarih incelemesi değil, savaş tarihi üzerinde durma değildir. 70’li yıllarda Hareket yeni düşünce yapısını oluşturur ve buna göre bir tarih anlayışı geliştirirken, tarihe ilişkin sadece bir cümlelik tespit yapabiliyordu. “Kürdistan tarihi, işgal ve istilalara karşı direnişler tarihidir” denilerek geçiliyordu. Ancak o kadar bir ifade gücü gösterilebiliyordu. Bu şu anlama geliyordu: Sümer’den, Gılgamış’tan başlayarak ABD hegemonyasına kadar, örneğin günümüzde Trump’a kadar bütün egemen sistemlerin bir biçimde Kürdistan üzerinde egemenlik kurmak için savaştıkları gerçeğini vurgulamak istiyordu. Gizli ya da açık işgal ve istila çabalarını ifade etmiş oluyordu ki, bugün bu gerçeği çok daha canlı olarak yaşıyoruz. Güney’deki durum, Rojava’daki durum ortadadır. Bakur’daki durum zaten NATO kapsamına alınarak küresel kapitalist devletçi sistemin egemenliği altına alınmış bulunuyor. Buna karşı bir de halkın sürekli direnme hali içinde olduğunu vurguluyordu. Hareket o tarihte tespit etti ki, Kürt halkı bu işgal ve istilaya karşı çeşitli biçimlerde sürekli direniş içinde olmuş. Yeni bir direniş iradesi, bilinci, çizgisi, ruhu, duygusu oluşurken kendisine böyle bir tarihsel temel çiziyordu.

Kürdistan’da hegemonya tarihi

İşgal ve istilalar biliniyor. Bu saldırılar Gılgamış’tan başlamıştır. Gılgamış’ın seferleri az değildir. Kürdistan’ın zenginliklerini ele geçirmek, Kürdistan’da kendisine işbirlikçi yaratmak, Kürdistan ve Kürt toplumu üzerinde egemenlik kurmak için yürüttüğü saldırılar Gılgamış Destanı’nda bile anlatılıyor. Demek o kadar kapsamlı ki yazılı destana bile konu olmuştur. Ondan sonra gelişen tüm iktidarcı ve devletçi egemenlikçilerin Ortadoğu çapında bölgesel ya da küresel hegemon olmak isteyen, iktidar ve devletçi sistem içerisinde büyüyen, gelişen, hegemonlaşmak isteyen herkesin Kürdistan’a dönük bir askeri yönelimi olmuştur. Babil, Akad, Asur’dan başlamış. Mezopotamya’nın kendi geliştirdiği Med Sistemi var, bu sistem bunlarla çelişiyor, daha çok incelenmeye değer bir sistem oluyor. Ondan sonra bir ucu İran’dan yani Perslerden başlayan, diğer ucu Mısır’dan başlayan ve Avrupa’ya yayılan sistem içerisinde hep bir egemenlik kurma alanı olmuştur. Doğu ucunda İrani İmparatorluklar var. Güneyinde ise Mısır var. Ona dayalı Arabistan’da gelişen devletçi güçler, Sümer’den Mısır’a uzanan bir hat var. Kuzeyden de Anadolu üzerinden gelen egemenlikler var. Greklere kadar uzanıyor, Roma’ya ulaşıyor. İlkçağ baştanbaşa böyledir. Kuzeyden, doğudan ve güneyden saldırılar gerçekleşiyor.

Kuzeyden gelen saldırılar hem kuzey hem de batıdan gelen saldırılar olma özelliğini taşıyor. Ortaçağ’da böyledir. İktidarcı-devletçi sistemin hegemonu olmak, sistemin tümüne hakim olmayı, zengin kaynaklarını ele geçirmeyi, bir de doğuş merkezini elde tutmayı gerektiriyor. Stratejik konumu, zenginlikleri ayrı; Kürdistan doğuş merkezi olma özelliğini taşıyor. Sümer’de devletçi sistem ortaya çıkarken bunun yaratılmasında Kürdistan’daki gelişmeler başat rol oynuyor. Bir sistem olup biraz genişlemesinde, yine Kürdistan’a yayılmasında başat bir rol oynuyor. Bu sistem kendisinden önceki doğal toplum yapısından besleniyor ki Mezopotamya toplumsallığın geliştiği, tarım-köy devriminin gerçekleştiği, Neolitiğin yaşandığı, kadın devriminin yaşandığı temel bir saha olarak bütün tarihsel toplum birikimini, zenginliklerini, kültürünü bağrında taşıyor. Dolayısıyla bunlardan beslenerek kendini egemen haline getirmek isteyen sistem, bir yandan bu zenginlikleri sömürme ihtiyacı duyuyor, diğer yandan ise kendisini tarihin tek gücü olarak göstermek, ezeli ve ebedi kılabilmek için toplumsallaşmanın merkezini, iktidarlaşma ve devletleşmenin ilk ortaya çıktığı zemini kendisine alternatif kalmasın diye elinde tutmak istiyor. Tarihi kendisiyle başlatabilmek, kendisini tarihin başlangıcı kılmak için böyle yapıyor. Bu anlamda Kürdistan’ın sürekli bir istila, işgal ve savaş alanı olduğu tarihsel bir gerçekliktir. İskender’den Napolyon’a kadar herkes Kürdistan’a geldi. İkinci bin yılın on büyük komutanı tanımlanıyor. Her halde onların hepsi Kürdistan’da egemenlik kuran ya da gelip geçenler oluyor. İlkçağ tarihi de öyledir. Sadece ikinci bin yılda değil, ilk bin yılda da öyledir.

Kürdistan’da toplumsal direnişin temeli

Peki buna karşı Kürt toplumunun direnişi nasıl oldu? Gerçekten de hep bir direniş tarihi midir? Bunun doğru anlaşılması ve cevap verilmesi gereken bir yanı var. Gerçekten de böyle bir direniş tarihi var mı? Varsa bu nasıl olmuştur ve neye dayanmıştır? Bu direnişin özellikleri nelerdir, hangi tarihsel kesitlerde nasıl bir direniş gerçekleşmiştir? Bunları da açığa çıkarmak gerekiyor.

Bu konuda Önderlik bazı temel tanımlamalar geliştirdi. Tarihin en kadim halkı olarak toplumsal devrimden, tarım-köy devriminden aldığı güçle Kürt toplumsallığının bir direnci var. Aslında ilk devletçi saldırılara, yayılmalara karşı direnmekten başlayarak böyle bir direnç gösteriyor. Bu konuda etnisite, klan, kabile, kavim ve aşiret yapılanmasını geliştirerek, güçlendirerek bunu sürdürüyor. Dikkat edilirse Ortadoğu toplumlarında, özellikle Araplarda ve Kürtlerde aşiretçilik güçlüdür. Böyle bir aşiretleşmenin devletçi uygarlık karşısında etnisitenin, toplumsallığın bir direnme biçimi ve sistemi olduğunu kabul etmek, böyle ele almak en doğrusudur. Bu temelde incelemek de önemli sonuçlar verebilir. Bu aşiretçi yapı şimdi bozulmuş olabilir, çok değişik biçimlerde asimile edilmiş, özü boşaltılmış olabilir, ama tarihsel olarak incelendiğinde böyle olmadığı, çok önemli bir toplumsal var olma ve özgür yaşama sistemi olduğu rahatlıkla görülecektir. Araplarda da bu böyledir. Şimdi bile Arabistan’ın derinliklerinde gerçekten de çok fazla bozulmamış çöl toplumunun toplumsallığını temsil eden ve yaşayan aşiret kesimleri var. Arabistan çölünün derinliklerinde bunlar vardır. Kürdistan’da bu kadar asimilasyon ve soykırıma rağmen hala güçlü bir biçimde etkisini sürdürüyor. 30-40 yıl önce çok daha fazlaydı. Şimdi bir yandan sömürgeci-soykırımcı saldırılar bozdu, diğer yandan Demokratik Ulus’un gelişimi o toplumsallığı demokratik toplum anlamında biraz daha geliştirdi ve ulusallaştırdı. Aşiret toplumsallığını, Demokratik Ulus toplumsallığı düzeyine yükseltti ve daha üst bir evreye çıkarttı. 40-50 yıl önce bu durum çok daha farklıydı.

Kürdistan’ın derin coğrafyasında, dağında da özgür etnisite toplumsallığı birçok bakımdan vardı. Bu anlamda bir direnç var. Devletçi paradigma ile bakıldığında bu toplumsal direnç, devlet olmaya ve devlet hakimiyetine karşı bir direnç olarak çok anlamlandırılamıyordu. Bir yandan halkın ulusal var oluşunu güçlendiren etken olarak görülürken, diğer yandan devletleşmeye karşı çıkarak aslında kendisini zayıf bırakan, güçlendirmeyen bir ilkellik, gerilik, hatta gericilik olarak bile ifade ediliyordu. Fakat toplumcu paradigmayla, demokratik toplum paradigmasıyla bakıldığında durum daha farklıdır. Bu toplumsallık dıştan gelen iktidar ve devlet egemenliğinin hegemonik saldırılarına karşı durduğu ve direndiği gibi, kendi içinden de böyle bir egemenliğin ortaya çıkmasına karşı önemli bir toplumsal direniş gösteriyor. Böyle bir direniş ve özgür duruş içerisinde oluyor. Çok daha önemli olan nokta budur. Paradigma değişimi ile birlikte tarihe bakışta ortaya çıkan önemli bir yenilik budur. Tarihi doğru anlamamızda, Demokratik Uygarlık tarihini tanımlayıp oluşturmamızda, bunun demokratik toplum olarak devletçi saldırılar karşısında nasıl var olup yaşadığı sorusunu cevaplamamızda önemli bir aydınlatıcı gerçeklik oluyor. Kürdistan tarihine ve toplumuna baktığımızda insan bunu anlıyor ve kavrayabiliyor.

Kürdistan’da özsavunma sistemi

Önderlik bunu bazı temel hususlara bağladı. Bu kadar saldırı karşısında içte devletleşme eğilimlerine karşı çıkan, dıştan gelen saldırılara karşı kendini savunan toplumun, savunma sistemini bazı etkenlere dayandırdı. Bir; coğrafya ile bütünleşme özelliğini gösterdi. Özellikle dağlık coğrafya ile bütünleşme kabiliyetini, gücünü gösterdi. Dağa dayanmayı bütün iktidarcı-devletçi işgal ve istila saldırıları karşısında önemli bir savunma sistemi olarak ifade etti. İkincisi; hareketli toplum olmasını, yarı göçebe bir toplum düzeyinde kalmasını, tarımdan çok hayvancılıkla uğraşan toplum olarak, dağı ve ovayı gerektiği biçimde birlikte kullanabilen, belli bir coğrafyada sürekli hareket etme kabiliyetine sahip bir toplumsal örgütlülük ve yaşam tarzını, ideolojik duruş içerisinde olmasını değerlendirdi. Bunu önemsedi. İhtiyaç duyduğunda ovaya açılabilen, saldırılar geldiğinde hızla kendisini dağa çekilebilen, dağla bütünleştirebilen, böylece saldırıları dağlık coğrafyada daha rahat kırabilen bir yapıdan söz etti. Bu çok önemli bir durumdu, bunu yerleşik uygarlıkta geri kalmış olma pahasına böyle sürdürdüğünü, ama özgür kaldığını ifade etti.

Bir diğer husus ise, aşiretçi sistem oluyor. Yarı göçebe, dağa dayanabilen toplumsal yapının sistemi aşiret sistemidir. Aşiret sisteminin kendi içinde özgürlükleri de ifade eden bir demokratik toplum olması gerçeğine değindi. O da önemli bir husustu. Aşiretçilik bu anlamda bir toplumsal duruştu. İktidarcı-devletçi paradigma ile bakıldığı zaman devlet olmaya giden bir sistem değil de, toplumsal büyümenin bir düzeyi ve birimiydi. Klan-kabilenin daha geniş bir toplumsallığa ulaşması aşiret düzeni oluyordu. Geniş bir coğrafyada yerleşik toplum haline gelerek halklaşan, uluslaşma olmanın öncesindeki bir toplumsal duruştur. Ama kendi içerisinde baskıyı, sömürüyü, iktidarı yaşatmayan, ona yer vermeyen bir toplumsal yapıdır. Toplumun hareketli olabilmesinde, dağa dayanabilmesinde, toplu bir özsavunma duruşu gösterebilmesinde; daha önemlisi de kendi içinde bir baskı ve sömürüye, devletçi-iktidarcı düzeyde bir baskı ve sömürünün gelişmesine izin vermemesinde aşiretçi özellikler, aşiret toplumunun çok güçlü ve gelişkin olması önemli bir rol oynuyor. Bu da iktidar ve devlet sistemi karşısında Kürt toplumunun özgür var olma ve özgür yaşama konusundaki önemli bir savunma sistemi oluyor. Genel bir soyutlama olarak tarihsel geçmişi bu biçimde özetledi.

Bu özsavunma sistemini aşmaya çalışan, kendini iktidar ve hanedan kılmak isteyen eğilimlerin olduğu da bir gerçektir. Onları da ayrıntılı olarak tarih veriyor, çeşitli tarihsel dönemlerde bunlar yaşanıyor. Yukarı Mezopotamya, bugünün Kürdistan’ı öyle saf, sadece Kürtlerin yaşadığı bir alan da değildir. Ortadoğu’nun ortasındadır. Kuzeyden güneye, doğudan batıya geçen kervan yollarının kesiştiği, ortasından geçtiği yerdir. Dolayısıyla bu yönüyle hem stratejik bir coğrafya hem de çok farklı kesimlerin gelip geçtiği ve yerleştiği bir coğrafya oluyor. Dikkat edilirse birçok toplum da iç içe yaşıyor. Sadece Kürtler yaşamıyor; Ermeniler, Asuriler, Süryaniler, Arap kesimler, daha sonra gelip yerleşen Çerkezler, Türkmenler çeşitli yerlerde vardırlar. Son dönemlerde yerleştirilenler hariç. Onlar biraz da Türk sömürgeciliğinin soykırım planları doğrultusunda gerçekleştirilen yerleştirmeler oluyor. Ama Kürdistan’a dışarıdan geliş, çeşitli toplumsal kesimlerin gelip geçmesi ya da gelip yerleşik hale gelmesi sadece son yüzyılda soykırım amacıyla gerçekleşen bir olay değildir. Önceki tarihsel süreçte iktidarcı-devletçi sistem içi mücadelenin toplum üzerindeki baskısı sonucunda da, çeşitli nedenlerle kendi yerlerinde kalamayan, hareket eden toplumların geçiş yolu olması vesilesiyle de Kürdistan sürekli toplumsal hareketliliğin olduğu, farklı toplumların yerleştiği bir alan oluyor. Belli birçok toplum, son yüzyılda soykırım uygulanan toplumların iç içe yaşadığı bir coğrafya olma özelliğini de taşıyor.

Kürdistan’daki toplumsallığa Osmanlı’nın etkileri

Bu durumun Osmanlı sistemi içindeki gelişimi de var. Osmanlı-İran bölünmesi, Kürdistan’ı da ilk defa bölüyor. Osmanlı sistemi içerisinde feodalleşmenin gelişmesi var. Aşiretçilik ve feodalizm aynı şey değildir; bunları birbirine karıştırmamak gerekiyor. Çoğunlukla ‘aşiretçi feodal’ diyoruz, dikkat edilmezse sanki aşiret olmakla feodal olmak eşit ve birmiş gibi algılanıyor. Öyle doğru değildir. Aşiretçilik ayrı, feodalleşme ayrıdır. Feodalleşme 16. yüzyıldan itibaren Osmanlı sistemi içerisinde gelişiyor. Osmanlı sistemi içerisinde aşiret beyliklerine verilen imtiyaz ortamında, devlete dayalı olarak gelişen ekonomik, siyasi ve askeri bir egemenlik biçimidir. Bunlar aşiret değil, Kürt beyleridir. Toplumsal yapılar değil, siyasi yapılardır. Evet, aşiretçi zemine dayanıyorlar, fakat tek bir aşiretle ifade bulmuyorlar, zaten bölge ile ifade ediliyorlar. Temelinde de toprak ağalığına dayanıyorlar. Kürdistan’da ağalık sistemi 16. ve 18. yüzyıllar arasında gelişiyor. Üç yüzyıl boyunca büyük bir imtiyaz sahibi olarak da Osmanlı merkezi yönetiminden aldıkları güçle bunu yaşıyorlar.
Osmanlı sistemi niye böyle bir imtiyaz tanıyor? Buna iki temel neden gösterilebilir.

Bir; Yavuz Selim Arabistan’a inmek için buna ihtiyaç duyuyor. Zaten daha önce Alparslan Anadolu’ya geçebilmek için Kürtlerle ittifaka ihtiyaç duymuştu. Dolayısıyla 10. yüzyıldan itibaren o geçişte İmparatorluğu yaratan güçlerin Kürtlerle, Mezopotamya ile tanışması var. Dönüp İmparatorluk haline gelir. Daha önce paralı askerlik yaptıkları Arabistan sahasını ele geçirmek isterken Kürdistan kapı gibidir; Anadolu’dan Ortadoğu’ya açılmanın kapısıdır. Kapı kapalı olursa gidemiyor. Silahla da açamıyor. Dolayısıyla taviz veriyor. Yavuz Selim’in verdiği taviz çok fazladır. Neredeyse bağımsızlık verir gibi özel bir otonomi tanıyor. “Kendiniz görevlendirin” diyor. En ileri düzeyde bir sistem oluşturuyor.

İkincisi; İran İmparatorluğu’yla çatışmalar bunu geliştiriyor. Şahlık İran’da ikinci bir imparatorluk olarak gelişince ve Safevi İmparatorluğu sürekli Kürdistan’a açılma emelleri güdünce İran’a karşı bir duruş olarak, İran ile mücadelenin karşılığı olarak bu otonomiyi tanıyor. Böylece hem kendine bağlıyor hem de İran yayılmacılığını önlüyor. Kendi egemenlik sistemini Zagroslar’ın batısında ayakta tutuyor. Yoksa İran alacaktır. Bunların sonucunda gelişen bir feodalleşme durumu var. Kürt toplumu ve aşiret yapısı içerisinde sınıf farklılaşması, toprak ağalığı, baskı ve sömürü o zaman gelişiyor. Bir taraftan egemen güçler ortaya çıkarken, diğer yandan sömürülen, ezilen halk tabakalarının ortaya çıkışının başlaması bu süreçte gerçekleşiyor. Kürt Beylikleri böyle oluşuyor. Osmanlı sistemi içerisinde oldukça etkili, en ileri düzeyde özerkliği yaşıyorlar. Kendi sahalarında bağımsız ve egemen bir güçtürler. Merkezi otoriteye çok az bağlıdırlar. Bazen savaşlara katılıyorlar, bazen vergi de veriyorlar ama alıyorlar da. İmparatorluk kendine bağlı tutmak için onlara destek de veriyor.

Bu tarihsel gidişat 19. yüzyıldan itibaren değişiyor. Avrupa’da gelişen ve hakim hale gelen kapitalizmin küresel hegemonik bir güç haline yönelmeye başlaması; bunun başlangıcı olarak da Ortadoğu’yu ele geçirmek için ideolojik, ekonomik, siyasi ve askeri yayılma sürecine girmesiyle oluyor. Osmanlı kuşatılıyor, daraltılmak isteniliyor. Avrupa’da kapitalist sömürüye dayalı devletler, Osmanlı topraklarını ele geçirmek istiyorlar. Yeni bir küresel sömürü sistemi ortaya çıkıyor. Bu sistem, yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarının en yoğun olduğu Ortadoğu’yu kendisine sömürü alanı haline getirmek istiyor. Hegemonik güç olma hırsı var. Öyle olabilmesi için toplumsallığında, iktidarcı-devletçi sistemin başlangıç yeri olan Ortadoğu’yu ele geçirmesi lazım. Yoksa tarihin başından beri var olduğunu iddia edemez. Ancak Kürdistan’ı, Irak’ı, Mezopotamya’yı, Sümer’i işgal ederse ve egemenliği altına alırsa tarihi kendisiyle başlatabilir. Yoksa başlatamaz. Onun için de gözünü bu coğrafyaya dikiyor.

19. yüzyılda ve 20. yüzyıl başlarında Kürt isyanları

Bu Osmanlı merkezi yönetimini zorluyor, zayıf düşürüyor. Bunun üzerine merkezi Osmanlı yönetimi de Kürt Beylikleri’ndeki ekonomik ve askeri gücü ele geçirerek Avrupa’nın kapitalist saldırıları karşısında kendisini korumayı, savunmayı öngören bir strateji izliyor. Bunun için Kürdistan’daki beyliklerin otonomilerine son veren, Kürdistan’daki sömürüyü, askeri gücü merkezi yönetimine almayı hedefleyen bir saldırı başlatıyor. Buna karşı beyliklerin savaşı var. Aslında yerel otoriteler ve beyliklerle merkezi Osmanlı İmparatorluğu arasında Yavuz Selim’den itibaren başlayan özel otonominin yok edilmesi amacıyla geliştirilen işgalci saldırılar karşısında bir direnç ortaya çıkıyor. Kürt Beylikleri’nin önemli bir kısmı direniyorlar. Soran Beyliği’nden Botan Beyliği’ne kadar bir direnme var. Daha önce Garzan ve Hakkari Beylikleri’nin direnişleri var. Bu direnişler parça parça ve bölgeseldir. Doğru politikalar izleyemiyorlar. Her ne kadar Osmanlı İmparatorluğu geriliyor olsa da herhangi bir Kürt Beyliği savaşa girdiğinde onu askeri olarak ezebilecek güce sahiptir. O bakımdan bu politika durumunu göremeyen, dolayısıyla birleşemeyen Kürt Beylikleri tek tek eziliyorlar.
19. yüzyılın ortasında Cizre-Botan Beyliği’nin ezilmesi var. Bu herkes için de bir örnek oluyor.

Bedirxan Beg’in bile direnemeyip yenildiği ve ezildiği bir ortamda artık diğer beylikler öyle bir direnç gösteremez hale geliyorlar. Söz konusu saldırılar karşısında direnç göstermek üzere yüzyılın son çeyreğinden itibaren dini önderlikler direniş önderliği haline geliyorlar. Şêx Ubeydullah’tan başlamak üzere Seyîd Riza’ya kadar, 20. yüzyılın ikinci çeyreğine kadar böylesi bir süreç de var. Onlar da kendi içlerinde belli gelişmeler kat etseler de bölgesel olmaları, çok modern iktidar ve devlet sistemi geliştirememeleri, kendilerine göre güç toplayamamaları, toplumsal isyan gücü olmanın ötesine geçememeleri sonucunda dayanamıyor, eziliyorlar. Şêx Ubeydullah’ın da önemli bir yayılma ve etkinlik geliştirme alanı var, ama örgütlenme zayıflığı, Osmanlı-İran ittifakı, dış güçlerden Rusya’dan ve Avrupa’dan destek almaları bu sonucu getiriyor. Aynı şey Şêx Seîd için de geçerlidir. Amed’i bile ele geçirecek hale gelmelerine rağmen başaramıyorlar. Bir örgütlülük, düzen ve nizam yoktur. Örgütsüz bir halk tepkisi daha fazla öteye gidemiyor. Dersim’e kadar yaşanan budur. Kapitalist sistem, iktidarcı-devletçi güçler Bakur’da, Başur’da, Rojhilat’ta 19. yüzyılın başından 20. yüzyılın ortasına kadar 150 yıllık bir süreçte böyle bir sistemi tamamlıyorlar.

Bakur’da; Amed’de, Serhed’de ve Dersim’deki direnişleri kırıyorlar. Başûr’da; 20. yüzyılda Şêx M. Berzencî’nin Silêmanî Direnişi’ni kırıyorlar. Rojhilat’ta; Simkoyê Şikak İsyanı’nın (İsmail Ağa İsyanı) direncini kırıyorlar. En son İkinci Dünya Savaşı ardından Mahabad’da gelişen bir direnme denemesi var. Biraz daha modernleşmek istiyor. Devletleşme arayışını biraz daha geliştiriyor. Bu süre içerisinde KDP kuruluyor ve dünyadaki gelişmeleri biraz daha yakından izliyor. Qazî Mihemed öncülüğü gerçekten de bir devletleşme arayışına giriyor, fakat iç ve dış örgütlülüğü, ilişkileri, dayanakları oluşturulamıyor. Şahlık hem İngiltere ve ABD’den, hem de Sovyetlerden destek alınca da kısa sürede bu gelişmeyi ezebiliyor. Benzer durum biraz daha geri bir düzeyde Şêx M. Berzencî’de var. Bedirxan Beg daha çok feodal beylik sisteminin en etkili temsilcisidir. Onda da benzer eğilimler var. Bunların kırılması ve ezilmesi, kapitalist dünya karşısında sıkışan Osmanlı sisteminin kendisini korumak için Kürdistan’daki ekonomik ve askeri güce el koyma süreci, giderek Kürdistan’daki örgütlü yapının ve toplumsallığın olduğu kadar egemen ideolojik-siyasi beylik yapısının da giderek tümden ezilmesi ve yenilmesine götürüyor. Bunlar önemli süreçler oluyor. Dikkat edilirse önemli bir direnç göstermelerine, isyana kalkmalarına rağmen başarılı olamıyorlar.

“Bedirxan Beg neden başarılı olmadı” diye Önderlik savunmalarda inceliyor. Birçok nedene bağlıyor: Kendi iç örgütlülüğü, yönetim tarzından Hristiyan toplumuna yaklaşımına kadar, savaş tarzına kadar her şeyi sorguluyor. Başarılı olma şansı zayıftır, çünkü ona göre bir duruşu ve örgütlülüğü yoktur. Yine Şêx Ubeydullah’ı inceliyor. En çok gelişen, hem Kuzey Kürdistan’da hem de Doğu Kürdistan’da birlikte yayılan, iki parçada birlikte gelişen bir hareket, dini etkenler nedeniyle de hızla etkili hale geliyor, fakat örgütsel hakimiyet azdır. Dış ilişkisi zayıftır. Osmanlı-İran ittifakı dış dünya ile de ilişkilerini kurunca kuşatmaya alıyor. Kafkasya’da tarih boyunca ortaya çıkan birçok özgürlük hareketinin bastırılmasına benzer bir biçimde bu Kürt direnişi de bastırılıyor. Öyle bir tarih Babeklere kadar gidiyor. Onlar da tarihin belli kesitlerinde belli mıntıkalarında oldukça önemli bir gelişme yaşıyorlar, ama iktidarcı-devletçi sistem kuşatıyor, alanını daraltıyor ve sonunda ezilmekten hiçbirisi kurtulamıyor.

Kürdistan’da da bu tarihsel süreçte yaşanan durum budur. Kürdistan’da daha önce aşiret toplumuna dayalı olarak geliştirilen savunma sistemi, dağa dayanma, aşiret düzeyi, yarı hareketlilik ve bu temelde toplumun bir özsavunma gücü olması ve toplumun kendisini savunacak şekilde hareket edip, yaşayıp silahlanması yeterli oluyor. Fakat 16. yüzyıldan itibaren beylikleşme, siyasallaşma, devletleşme eğilimi; toplumun birçok yerinde aşiretçi düzenin parçalanması; aşiretin özgürlükçü ve demokratik yapısının ortadan kalkarak feodal egemenlik sisteminin denetimine girmesi; ve beyliklerin askeri gücünün öne çıkması, gelişmesi durumları yaşanıyor. Osmanlı sistemi otonomi verdiğinde Kürdistan’da beylerin çıkarlarını savunuyordu. Fakat Osmanlı İmparatorluğu’nun saldırısı karşısında ayakta kalamıyor.

BENZER YAZILAR