Home TÜM YAZILARPERSPEKTİF Kürdistan tarihinde savaş ve savunma-2

Kürdistan tarihinde savaş ve savunma-2

by rcadmin

DURAN KALKAN

Ardından 20. yüzyılda Osmanlı ve İran İmparatorlukları’nın yerine kurulan ulus-devletlerin, onları kuran kapitalist emperyalist sisteme dayalı olarak yürüttükleri saldırılar karşısında ayakta kalamıyorlar. Ezilerek toplumsal dokunun örgütlülüğünün de dağılmasına yol açıyorlar. Önemli bir süreç oluyor. Geçmişte Önderlik bu süreci daha çok mevcut beyliklerin devletleşip devletleşememe olasılıkları ve imkanları ile koşulların buna elverip elvermediğine dayalı olarak değerlendirdi ve eleştirdi. İşbirlikçilik, hakimiyet, sömürücülük değerlendirmesi vardı. Paradigma değişimi ile birlikte esas Kürt toplumunun savunma sistemini bozan bir yapı olduğunu ortaya koydu. Toplumun yapısını bozuyor, kendisi bir egemen güç haline gelemiyor. Dıştan işbirlikçilik imkanı kalmayınca, birbiri ile birleşip güç haline gelemiyorlar. Kendileri ezilirken toplumun da eski dokusunu dağıttıkları için toplumu savunmasız, örgütsüz duruma getiriyorlar. Aslında böyle bir inkar ve imha zihniyet ve siyasetinin Kürt toplumuna dayatılması buradan kaynaklanıyor. Eski aşiretçi yapının kendini savunma sistemini görmek ve incelemek gerekiyor. Bütün aşiretçi yapılarda vardır. O bir öz savunma oluşturuyor. Beyliklerin bir savunma güçleri var. Kendi içlerinde askere alıyorlar, kendi alanlarını savunuyorlar. O biraz devletleşmeye açık bir askerileşme oluyor. Esas olarak çok modern ordu olma özelliğini içermiyor. Bireysel yiğitliğe ve o temelde belli bir örgütlülüğü yaratmaya dayanıyor. Bunun en son aşaması ve biraz aştırtmaya çalışan Mahabad Kürt Cumhuriyeti’dir.

Ordu olmak istiyorlar, ama karşı saldırı hızla geliyor, zaman bulamıyorlar. Fırsat bulabilse Mahabad’da devletleşme yönünde gelişmeler olabilir. Öngördükleri kurumlaşmalar basit değildir, bu temelde toplumu da örgütlemek istiyorlar. Devlete dair bütün kurumları geliştirmek istiyorlar. En önemlisi de askeri kurumlaşmayı oluşturmak istiyorlar. Kendilerine göre bir devlet yaratmak istiyorlar, çünkü uzun süre ABD, İngiliz ve İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyet ordusu içinde kalmışlardır. Böylelikle ordu düzenini görmüşler, Qazî Muhammed ve arkadaşlarının oradan belli düzeyde sonuç aldıkları ve ders çıkarttıkları gözüküyor. Fakat olaylar çok hızlı gelişiyor ve yetersiz kalıyorlar. Dış destek olmayıp kuşatmaya girince dayanamıyorlar. Güney’den giden aşiretçi feodal yapının da olumsuz etkisi var. Biraz da Mahabad ile birleşiyor, yığılma oluyor. Söz de herkes silahlı ve savaşçıdır, ama bir ordu düzeninde değildirler. Aslında Başur’dan gidiş Rojhilat’da ordulaşmayı önlüyor. Böyle olmasa belki daha ciddi bir askerileşme, ordulaşma geliştirebilir. Şahlıktan yana saldırı gelişince o yapı hiç direnmiyor ve tekrar çekiliyor. Öylece eziliyor. Öyle bir süreç içerisinde geriye kalan ve Mahabad’dan da çekilen Barzani kişiliğinde somutlaşan Güney Kürdistan’daki peşmergcilik sistemi oluyor. Doğudaki partileşme deneyimini Süleymaniyeli aydınlar Güney’e taşıyorlar. 1958 yılında Bağdat’ta darbe olunca Mustafa Barzani Sovyetler Birliği’nden geri dönüyor. Eski ilişiklerine, aşiret gücüne dayanarak etkinliğini kuruyor. Partileşmeyi ele geçiriyor. Böylece ABD-Sovyet, İran-Irak çelişki ve çatışmasına dayalı yeni bir direnişe Güney Kürdistan’da giriyor.

Aslında bu 19. yüzyılın başından itibaren başlayan direnişlerin son halkasıdır. Kuşkusuz onların aynısı değildir. Fakat birbirlerinden farklılıkları olsa da genel yapı da biraz birbirlerine benzeyen bir direniş süreci de oluyor. Mahabad’dakini uygulamak isteyen, onu Başur’a taşımak isteyen bir eğilim de var. Bir defa bazı aydın kesimde partileşme var. Ona dayalı askeri örgütlenmede var. Kırsal alanda Barzani önderliğinin peşmergecilik sisteminde somutlaşıyor. Peşmergecilik bütün bunların hepsinin toplamı ve son halkası olabilir. Aslında öyle çok dıştan görmemek lazım. Bunda Kürt aşiretçi sisteminin, öz savunmasının etkileri var. Kürt feodal beyliklerinin askerileşmesinin etkileri var. Yine Şêx Ubeydullah’tan itibaren saldırılar karşısında toplumsal direnişe öncülük etmeye çalışan dini öncülüklü hareketlerin isyancı yapısının özellikleri var. En son Mahabad’daki askerileşme deneyiminin etkileri var. Biraz da ABD, İran ve İsrail’den alınan güçle eğitiliyorlar. Bir çeşit askeri yapı ortaya çıkıyor. Peşmerge denilen yapı budur. Biraz askeri düzene alınmış toplumsal yapıdır.

Osmanlı İmparatorluk sisteminin sonuna doğru Hamidiye Alayları vardı. Beyliklerin askeri yapıları, diğer yandan Hamidiye Alaylarında şekillendirilen askeri yapı var. 20. yüzyılın ilk çeyreğindeki Bakur’da, Başur’da, Rojhilat’daki direnişlerin öyle bir askeri duruşun özellikleri var. Mahabad’da yaratılmak istenin de bir etkisi var. Bütün bunların da son halkası oluyor. Peşmerge bir toplumdu, silahlanmış yarı silahlı, yarı sivil, kendi güvenliğini sağlayan bir iç güvenlik gücü, asayiş gücü gibidir. Peşmergeyi var eden siyasi-askeri boşluktur. Bir yerde boşluk bulunca orada hemen kendisini örgütlüyor, toplumun yaşam sistemi kuruyor, köylerini oluşturuyor, nöbet sistemi oluşturuyor, erkeklerini silahlandırıyor, belli bir alana asayiş kuruyor, güvenlik oluşturuyor ve orada yaşıyor. Peşmerge bunu yapıyor. Üzerine saldırı gelince de kalkıp gidiyor. Nerede bir boş yer bulursa oraya gidiyor. Boşluk bulamazsa Rusya’ya kadar gidiyor. Barzani öyle yaptı. Irak’da boşluk bulamadı Mahabad’a gitti. Mahabad’a saldırı olunca da tekrar İran, Irak, Türkiye üçgenine gelmek istedi. Oraya dönük saldırıyla karşılaşınca da sınırdan vurdu Sovyetler Birliği’ne kadar gitti. 11 yıl orada mülteci olarak kaldı.

1963’ten sonra oluşturulan yapı bunun daha dar bir biçimidir. Öyle bir savaş gücü değillerdi. Kimseyle savaşmıyorlardı. Aynı Lübnan’daki Filistinlilerin gerillacılığı gibiydi. Herhangi bir savaş gücü değil, bir alanı yönetmek üzere bir asayiş gücü gibidir. Dış saldırının gelmediği bir alanda iç güvenliği sağlıyor. Belli bir kesimin, yönetici kliğin yönetim egemenliğini sağlıyor, onların vurucu gücü konumundadır. Peşmerge düzeni böyle bir düzendi. Önderlik buna “isyancılığın son halkası” dedi. Sonunda dayandığı çelişkiler de ortadan kalkınca hiç direnemedi ve ezildi. Mart 1975’de Cezair’de İran ile Irak anlaşınca, -ki buna ABD-Sovyet ilişkileri yol açtı- dayandıkları çelişkiler de ortadan kalkınca ezilip gittiler. ABD-Sovyet ilişki ve çelişkileri gergindi. Dünyayı ikiye bölüyordu. Bu çelişki ve çatışma birçok gücün birinden diğerine dayanarak kendisini örgütlemesine imkan veriyordu, ama her zaman ve her yerde sürekli bir çelişki ve çatışma değildi. Bazı yerde uzlaşmaya da gidebiliyorlardı. Anların savaş tehdidi nükleer savaş oluyordu, böyle bir noktaya gidilince uzlaşmaya varıyorlardı veya çıkarları birleşiyordu uzlaşmaya varıyorlardı. Öyle bir uzlaşmanın olduğu yerde daha önce herhangi bir gelişme olmuşsa o gelişme ezilip gidiyordu. Sovyetler Birliğinden dolayı birçok yerde ulusal direniş ve halk hareketleri anti-sosyalist, gerici, ulusal kurtuluşa karşı ilan edildi ve bastırıldılar. Reel Sosyalizmin güdümünde olan solculuk bunları gerici saydı. Benzer bir durum Güney Kürdistan’daki savaşta, peşmerge direnişinde de ortaya çıktı.

ABD-Sovyet çatışması yumuşadı. Nükleer anlaşma görüşmeleri başlatıldı. Yine bu gerginliği azaltma görüşmeleri yapıldı. Böylece her yerde büyük bir gerginlik içinde olmaktan vazgeçtiler. İran ve Irak da bunun sonucunda anlaştılar. Baktılar ki ABD ve Sovyetler Birliği eskisi gibi çelişmiyor, çatışmıyor, kendileri de istedikleri sonuçları alamıyorlar, özellikle Irak bu konuda zorlanıyor. Sovyetler Birliği bu konuda taviz verdi ve daha fazla destekleyici olmayacak onun üzerine İran’a taviz verdi. Sınırdan birçok alanı teslim etti. Cezayir Anlaşmasına öyle vardılar. Anlaşma olunca Amerika, İsrail ve ABD desteğini çekti. Güney’de Barzani öncülüğündeki direnme hareketi kendini dağıttı. Teslimiyet ilan etti. Bir çoğu teslim oldu, teslim olmayanlar İran’a, Doğu Kürdistan’a çekildiler. İran’la ilişki içerisinde isyan etmişlerdi, İran “kendilerini kabul edeceğini” söyledi, dolayısıyla İran’a geçip sığındılar.

1975’de yenilen sadece Barzani ve KDP olmadı. Bu yenilgi, 19. yüzyılın başından itibaren başlayan ve hepsi de yenilgiyle sonuçlanmış olan bu tür direnişlerin son yenilgisi oldu. Son noktayı koydu. Böylece öyle bir direnmenin zemini kalmadı. Bakur’da zaten Kemalist TC saldırıları ve kuşatması, askeri hakimiyeti yeniden eski tür bir direnme için zemini yok etme temelinde oluştu.

İran’da sadece İslami yönetim yenilik geliştirmedi, Şahlık da “AK Devrim” denen bir proje ile Kürdistan üzerinde nasıl bir hakimiyet geliştireceğini şekillendirdi. Böyle bir süreci başlattı ve geliştirdi. Bunu bütün İran için yaptı. Irak’ta da son nokta Cezayir anlaşmasıyla kondu. Güney Kürdistan üzerinde de Irak yönetiminin hakimiyet kurmasının önünü açan bir süreç gelişti. Böylece eski toplumsal direnişler zaten aşılmıştı. Feodal Beyliklerin gelişimi ile bir yeni yapılanma ortaya çıkmıştı. Hem siyasi, askeri özellik taşıyan feodal beylik sistemi, hem de biraz aşiretçi yapıya dayanan dini liderlik sistemi yenilgiye uğradı ve ezildi. Onlara dayalı toplumsal yapıları soykırımcı-sömürgeci sistem dağıttı ve parçaladı. Artık eski tür direnme zemini kalmadı. Olabilirse yeni duruma göre yeni tarzda bir mücadele gelişebilirdi ya da eskiyi devam ettirmenin imkanı yoktu.

Dikkat edilirse Bakur’da 1965’ten itibaren KDP kuruldu, ama Güney’deki gibi bir örgütlenmeye ve mücadeleye hiç yönelmedi. KDP, Rojhilat’da Mahabad’tan sonra tekrar toparlanıp parti olmaya çalıştı, ama önceki sisteme hiç giremedi. Başur’da da etkisi kalmadı. Daha sonra kısmen değişmiş olarak ve günümüze kadar gelen KDP ve YNK şu anda askeri örgütlülükleri ordu mudur, peşmerge midir nasıl olduğunu insan tam anlayamıyor. Elbiselerini değiştirdiler, biraz modern eğitim yapıyorlar. Ellerindeki silahlar farklılaştı, fakat adları peşmergedir, kültürleri peşmergedir. Öyle çok modern ordu düzenine de benzemiyorlar. Mesela Şengal’de savaşmadılar. Eskisi gibi bıraktılar. Gerçekten peşmerge kültürü mü buna yol açtı, yoksa bazılarının “yukardan emir geldi” biçiminde midir? “Orduya talimat verildi, çekilin denildi biz de çekildik” deniliyor. Gerçekten ondan mı oldu? Bunu tam bilemiyoruz. Emirle de geri çekilmiş olabilirler. Fakat mevcut durumda orduya da çok benzemiyorlar.

1980’den sonra, bir yandan Irak-İran savaşına dayanan, bir yandan Kuzey’deki gelişen gerilla savaşına dayanan gelişme, kendi temellerine dayalı bir gelişme değildir. Bu iki etkenden aldığı güçle olmuştur. Esas olarak da Kuzey Kürdistan’daki gerilla gelişimine dayanarak gerçekleşmiştir. Kuzey Kürdistan’daki gerilla mücadelesi olmasaydı, Güney Kürdistan’da bu gelişme olmazdı. Örneğin Rojhilat’ta olmadı. Neden Güney Kürdistan’da oldu? İran-Irak savaşına dayı olarak yeniden biraz imkan buldular. Çünkü İran daha baskındı. İkincisi; 1988’de savaşı gerilla karşı mücadele temelinde sistem durdurdu. Saddam milyonluk çok büyük bir ordu oluşturmuştu. Nereye çarpacağı belli olmayan, denetlenmesi çok zor bir güç konumundaydı. Aslında bu sistemin başına belaydı. Sistem, ne yapacağı konusunda korkuyordu. Saddam buna dayanarak Prusya gibi Arap Birliğini sağlama hayallerini güdüyordu. Bütün Arap sahasına savaş ilan edip kendi liderliğinde Arap Birliğini kuracak havası vardı. ABD-İsrail ittifakı bu gücü ezdirtmek için Körfez Krizini, öncesinde de Kuveyt savaşını ortaya çıkarttılar.

Güney Kürdistan’ı ayaktan tutan konjonktür, imkan öyle ortaya çıktı. Bir yandan Saddam’ı geriletme, diğer yandan PKK’nin Güney Kürdistan’a girmesini önleme amacı, Güney Kürdistan’daki boşluğu dolduracak bir güce ihtiyaç duydu. KDP ve YNK tamamen sistemin ihtiyacını karşılamak üzere var oldu. Hem 80’den sonra örgütlenmeleri PKK’nin varlığı ve İran-Irak gerginliğine dayanır, hem 90’dan sonraki mevcut devletleşme PKK’nin Kuzey Kürdistan’da geliştirdiği etkinliği ve Güney Kürdistan’a onu yayması karşısında PKK’ye karşı mücadelenin bir sonucu, aynı zamanda Saddam Hüseyin’in örgütlediği gücü etkisiz kılmak için kapitalist modernite sisteminin yürüttüğü saldırıların bir sonucu olarak ortaya çıktı. Bunu böyle görmek lazım. Daha sonra bunların gelişimi öncekinden kopuk ve ayrıdır. Aslında siyasi-askeri olarak da toplumsal duruş olarak da o süreç 1975’te bitmişti. O zemin ortadan kalktı.

Ondan sonra da 80’den 90’na kadar konjonktürel gelişmelere, kendi dışındaki gelişmelere dayalı olarak oldu ve tam bir şekil almadı. 1990’dan sonra da mevcut çelişki ve çatışmalara dayalı olarak vardırlar. Otuz seneyi bulan bir yönetim durumları var. Öyle gelişmiş ve somutlaşmış bir şekil yoktur. Savunma sistemleri, savaş sistemleri, askeri anlayışları, ordu düzenleri nedir? Bunlar çok belirgin değildir. Ne kadar güç örgütlediklerini de kimse bilmiyor. Irar saldırdı, Kerkük’ü bırakıp kaçtılar. DAİŞ saldırıyor kaçıyorlar. Hiçbir askeri bilim onları artık izah edemez. Bilim dışı durumdalar. Çünkü dünya gerçeğinin dışındalar, ama bu dünyanın bir gerçekliği olarak varlar. Kapitalist modernite sisteminin çöküş sürecinin bütün şekilsizliği kendisini orada gösteriyor. Onun yarattığı bir güç oluyorlar. Dolayısıyla sistemin ne durumda olduğunu anlamak, ne hale geldiğini görmek için Güney Kürdistan’daki siyasi-askeri yapıya bakmak çok iyi ve öğretici özellikler taşıyor. İnsan oraya bakarak kapitalist modernite sistemini, onun Kürdistan ve bölgedeki egemenlik gerçeğini anlayabilir.

Dikkat edilirse burada bir şekil yoktur. Ortada şekilsiz, çürümüş bir şey var. Daha önceki süreçlerde böylemi oluyordu. ABD-Sovyet çatışması döneminde halklar ulusal kurtuluş savaşları veriliyordu, devletler kurdular. İyi ya da kötü ulus-devletler kurdular, modern ordu oluşturdular. Güney Kürdistan’da bunların hiçbirisi oluşmuyor. Anlaşılır gibi değildir. Bir ordu mudur, komutanlıkları mı var? Bunlar belli değildir. Kerkük’te bir sorun oldu birbirini suçlar hale geldiler. Sözde ortak komutanlıkları var, ama hiçbir şey işlemiyor. Bazılarına soruyorsun, “sistem böyle istiyor” diyorlar. ABD’liler “onlar birleşmiyorlar” diyorlar. Mevcut durumda hiç kimse bu durumun sorumluluğunu üstlenmiyor. Herkes bir başkasının üzerine atıyor. İşlerine gelirse kullanıp sahip çıkıyorlar, işlerine gelmezse eleştirip yeriyor. DAİŞ karşısındaki savaşta Amerikalılar, Avrupalılar birçok kez söylediler. “KDP düzeni kötüdür, öyle olmaz. Onu biz de kabul etmiyoruz, ama onlar öyle yapıyor” diyorlar. Gerçekten öyle midir? Gerçekten ABD ve Avrupa kabul etmiyor da KDP-YNK mi böyledir? Yoksa onlar mı bu durumda tutuyor, böyle olmasını istiyorlar? Bu da tam net değildir. Kısacası böyle muğlak, şekilsiz bir duruş var.
Dikkat edilirse bin yıllara yayılan bir tarih içerisinde önemli bir toplumsal duruş var. Fakat son beş yüz yılda bu toplumsal gerçekliğin ciddi bir biçimde darbelenmesi söz konusudur. 16. – 18. yüzyıllar arasında üç yüz yıl Kürt Beyliklerini geliştirerek o beyliklerin toplumu dağıtması biçiminde bir tahribat var. Son iki yüz yılda 19. ve 20. yüzyıllarda da dış devletlerin Osmanlı ve İran İmparatorluklarının, onların yerine geçen ulus-devletlerin ve kapitalist modernite sisteminin, emperyalist güçlerin dıştan saldırılarının ortaya çıkardığı bir tahribat var. Ezilme ve yıkılma var. Bu beş yüzyıllık tahribat az değildir, ciddidir.

Tarihi inceleyeceksek beş yüz yıl önceki toplumsal gerçekliği iyi görmek gerekir. Tarihin derinliklerinden gelen iktidarcı-devletçi sisteme karşı direnen Kürtlük nasıldı? Kültürel özellikleri, toplumsal dokusu neyi ifade ediyordu? Bunları iyi bilince çıkartmak gerekiyor. Kürt özellikleri aranacaksa orada aranmalıdır. Bir de son beş yüzyıldaki gelişen farklı farklı saldırıların Kürdistan’da, toplumsal yapıda, kültürde, gelenekte yol açtığı tahribatlar, verdiği zararlar, ortaya çıkardığı bozulma ne düzeyde olmuştur? Onları incelemek gerekiyor. Ağalık-Beylik düzenin yarattığı tahribatlar nelerdir? Dış saldırıların karşısındaki direniş ve bu direnişlerin ezilmelerinin, yaşanan katliamların toplumda yol açtığı zararlar nelerdir? Bir de kültürel soykırımın sisteminin, asimilasyonun toplumsal yapıda, kültürel özelliklerde yol açtığı tahribatlar ve verdiği zararlar nelerdir? Bunları incelemek gereklidir.

Doğru bir toplumsal anlayış bütün bunları birbirinden ayırıp inceleyerek ortaya çıkar. Böyle olmazsa tahribatları sanki toplumun özellikleriymiş gibi görme tehlikesi var. Ya da tahribatlara dayanarak Kürtlüğün hep böyle olduğunu sanma var. Bunlar yanlış ve tehlikelidir. O bakımdan tarihsel açıdan ders çıkartılacak hususlar vardır. Toplum olarak devletçi-iktidarcı sistem karşısında, işgal ve istilalar karşısında ayakta nasıl kalındı? Onu sağlayan savunma sisteminin özellikleri neydi? Dağ ile bütünleşme ve dağa dayanma neydi? Yarı hareketlik neydi? Aşiret toplum sistemi neydi? Bütün bunları iyi görmek gerekiyor.

Diğer yandan son beş yüz yılda özellikle son iki yüz yılda yaşanan tahribatların dersleri de önemlidir. Ne bu duruma getirdi? Neden dolayı bu tür katliamlar, kayıplar yaşandı? Topluma nerede kaybettirildi? İçten ve dıştan kaybettirici güçler kimlerdi, nasıl davrandılar, nasıl kaybettirdiler? Bunları doğru incelemek lazım. Kazanımcı bir hareket haline gelebilmek; başarının, zaferin ruhunu, çizgisini, duruşunu yaratabilmek bu dersleri çıkartmak ile bağlantılıdır. Önder Apo bu dersleri çıkartarak zaferin ruhunu, düşüncesini, duruşunu yarattı. Bir yandan Kürt toplumsallığının savunma sistemini, direncini, yiğitliğini değerlendirdi, inceledi, açığa çıkarttı ve geliştirdi. Diğer yandan bu ezilen, yenilen güçlerin, yenilgi nedenlerini çok sert bir biçimde eleştiriden geçirdi. Başarı etkenlerini o yenilgi nedenlerini bulup mahkum ederek ortaya çıkardı. Olduğu gibi esas almadı, sert bir eleştiren geçirdi. İlkel milliyetçiliğin yaptığı gibi, “tarihimiz budur” demedi. O tarihi reddetti ve eleştirdi, sahiplenmedi. Böyle bir eleştiri ile ders çıkardı.

PKK’nin bütün bu yenilgilerin ardından, onlara karşı zaferi öngören, modern askerileşme ve direniş geliştirme anlayışı, tutumu, pratiği, ruh olarak, çizgi olarak, örgüt ve eylem olarak bu değerlendirmeler ve eleştiriler temelinde gelişti. PKK’yi ve Önderlik çıkışını da böyle görmek gerekiyor. O nedenle de bu tarihsel süreçle ilişkisini de çelişkisini de iyi bilmek, anlamak gereklidir. İlişkisi de var, esas aldığı yanlar da var. Bunları da doğru bilmek gerekiyor. Reddettiği, eleştirdiği, mahkum ettiği ve kabul etmediği yanlar da var. Bunları da bilmek gerekiyor.

BENZER YAZILAR