Duran Kalkan
Toplum savunmasını geliştirebilmek için toplumun savunmaya katılımının ötesinde toplum savunmasına öncülük edecek, çok cesur ve fedakar bir öncü duruşa ihtiyaç var. Buna ‘gerilla öncülüğü’ diyoruz. ‘Fedai militan öncülük’ diyoruz. Daha çok parti öncülüğümüz biçiminde somutlaşıyor. Parti çizgisinin savunma alanında en kapsamlı bir biçimde somutlaşmasını ifade ediyor. Dolayısıyla böyle bir öncülük olmadan toplum savunmasını mevcut iktidarcı-devletçi sistem saldırıları karşısında gerçekleştirmek mümkün olmuyor.
Askeri alan, bir yanıyla genel toplum savunması üzerinde dururken, diğer yanıyla da fedai öncülüğün geliştirilmesi, sorunları, örgütlülüğü bölümlerini ele alıp değerlendiriyoruz. Dikkat edilirse hem ideolojik örgütsel çizgi çalışmaları kapsamında parti faaliyetlerimizin hem de fedai öncülük anlamında askeri ya da toplumsal savunma anlamında askeri faaliyetlerimizin iki boyutu var. Bir; parti ve gerilla özgünlüğünü ideolojik-örgütsel çizgi temelinde ele alma geliştirme, onun sorunlarını ortaya koyma, çözüm arama. İki; partinin ve gerillanın, topluma öncülük eden, toplumu eğiten ve örgütleyen, eyleme sevk eden faaliyetlerini değerlendirmedir. İkincisi aslında topluma dönük çalışmalar oluyor. O nedenle parti ve gerilla toplumdan kopuk, toplum dışında bir güç değildir. Tersine toplumun öncü gücü, eğitici örgütleyici, sevk edici gücüdür. Toplumun eğitimi ve örgütlenmesiyle sorumlu gücüdür. Bu temelde ele alındı mı çalışmanın kapsamı daha iyi açığa çıkıyor.
Parti çalışmaları, toplumdan biraz farklılaşmış olan parti öncülüğüne ait çalışmalar oluyor. Askeri faaliyetler, toplum savunmasını öncülük eden, fedai-militan yapıya özgü çalışmalardır. Toplum çalışmaları, toplumu eğitme, örgütleme ve pratiğe çekme, eyleme kaldırmayı ifade eden çalışmalar olarak tanımlamamız lazım.
Toplumdan kopuk bir ideolojik ve askeri çalışma sapmaya uğratır
O halde bütün ideolojik ve askeri çalışmaların hedefi de toplumu eğitmek ve örgütlemektir. Özgür ve demokratik yaşar hale getirmek için çaba harcamak ve mücadele etmektir. Onun dışında bir amacı olamaz. Eğer onun dışında bir amacı olursa kendisini sapmaya uğratır ve temel hedeften koparmış olur. Örneğin toplumun eğitimi, örgütlenmesi, özgür ve demokratik yaşar hale getirilmesinden kopartılmış bir parti düşünelim; öyle olursa bir tartışma kulübü olur. Bir araştırma-inceleme grubuna dönüşür. Ondan öte bir anlamı olmaz. Yine toplum savunmasından kopuk bir askeri alan düşünelim. Ne yapar? O zaman toplum üzerinde egemenlik kurmaya kalkar. İktidar ve devlet de tarihsel olarak böyle ortaya çıkmıştır. Güç, toplum savunmasından koptuğu zaman iktidar ve devlete dönüşmüştür. Bu fiziki güç olur, silahlı güç olur, düşünce gücü olur. Gücün doğru örgütlenememesinden dolayı iktidar ve devlet zihniyeti ve siyaseti ortaya çıkmıştır. Daha doğrusu toplumsal kılınamaması ve bireycileştirilmesi iktidar ve devlet düzenine yol açmıştır. Tarihsel gelişmeleri incelediğimizde bu gerçekliği görüyoruz. O halde biz de toplumdan bir askeri alan tanımlamaya kalkarsak, o zaman kendi kendisiyle uğraşan, çeteleşen, toplum üzerinde egemenlik kurmaya yönelen bir yapıya dönüşür. Öyle bir gücü ortaya çıkartır, Çünkü orada bir güç var. Bu güç neyin gücüdür? Toplum savunmasının gücü olursa özgürlüğe ve demokrasiye hizmet eder, toplum savunmasından koparsa toplum üzerinde egemenliğe dönüşür, iktidar ve devleti ortaya çıkarır, baskı sömürü gücü aracı haline gelir. Böyle tanımlamaları geliştirmemizde fayda var.
Önderlik felsefesi ve ideolojisi temelinde toplumu eğitmek
O halde kendi işbölümü temelindeki ayrıştırmalarımızı doğru anlamalıyız. Biz mevcut olarak daha fazla ideolojik boyutta olan, propaganda-ajitasyon, edebiyat-sanat, eğitim faaliyetlerini, ‘ideolojik faaliyetler’ olarak alıyoruz. Savunma alanı faaliyetlerini, ‘askeri faaliyetler’ olarak alıyoruz. Bunların dışında kalan kitle çalışmalarını, toplumsal halk eylemi faaliyetlerini ‘toplumsal siyasi alan faaliyetleri’ olarak tanımlıyoruz. Fakat bu durum bizi ideolojik ve askeri faaliyetlerin toplumdan kopuk faaliyetler olduğu sonucuna götürmemesi gerekiyor. Eğer ona götürülürse bu da tehlikelidir. Faaliyetleri, kendimizi parçalamış oluruz. Diğer yandan toplumu parçalamış oluruz. Önderlik “Hakikat bütündür” dedi. Bu da toplumun bütünlüğüyle bağlantılıdır. Dolayısıyla toplumsal yapı bir bütündür. Devrimci örgüt, devrimci hareketin temel görevi de toplumu eğitmek ve örgütlemektir. Demek ki, parti öncülüğünün kendi iç faaliyetlerini ayrı tutmalıyız. Savunma öncülüğünün kendi iç faaliyetlerini ayrı tutmalıyız. Topluma dönük bütün faaliyetlerimizi, toplumsal alan faaliyeti olarak tanımlamalıyız. Böyle tanımlayabilsek; çalışmaları planlama, kendimizi örgütleme dolayısıyla başarıyla pratikleştirme daha iyi gelişebilir. Mevcut güncel pratikte yaşadığımız bu aşırı bölünmüşlük, parçalılık, bundan kaynaklanan tartışmalı durumlar ortadan kalkabilir. Nitekim biz bir faaliyet yürütüyoruz. İçinde bulunduğumuz durumda bu açık ortadadır. Sorunları var, tartışılan yanları var. Parti ve gerilla öncülüğü olarak yoğun bir gücüz. Aslında bilinç, tecrübe, çaba bakımından dünyada örneği bulunmayan bir gücüz.
Toplum çalışmasının dışında herhangi bir öncülük yoktur. Parti, gerilla, kadın, gençlik örgütlülüğü; bütün örgütlülüklerimizin özellikle içinde bulunduğumuz dönemde temel görevi toplum çalışması yürütmektir. Peki toplum çalışmasının çerçevesi nedir? Bunun en başında eğitim geliyor. Topluma dönük çalışmalar, tüm parti, gerilla, kadın-gençlik örgütlülüğü öncü örgütsel yapılarımızın tümünün görevi toplum çalışmasıdır. ‘O zaman toplum çalışmasının içeriği nedir? Hedefi, amacı, çerçevesi nedir?’ diye sorduğumuzda öne çıkan ise, toplumun önderlik felsefesi ve ideoloji temelinde eğitimi oluyor. Yani toplum üzerindeki iktidarcı-devletçi sistemin, erkek egemen zihniyet ve siyasetin etkisini kırmak, toplumsal bilinci, tarihsel birikim temelinde özgür birey ve demokratik komün temelinde daha güçlü ve bütünlüklü bir demokratik toplum yaşamına ulaştırmaktır. Bu bakımdan tarihsel toplum birikiminin ortaya çıkardığı bilinci topluma kazandırmak, bilgi ve birikimini böyle bir bilinçle yaşar hale getirmek, bu konuda tarihsel olarak ortaya çıkmış erkek egemen iktidar ve devlet zihniyeti ve siyasetinden de koparmaktır.
Toplumsal örgütlülüğü geliştirerek topluma bilinç kazandırmak
İktidarcı ve devletçi sistem insan bilincini çarpıtmış, saptırmıştır. İnsanı kendi doğasından koparmış ve dolayısıyla toplumsal dokuyu parçalamıştır. Toplumu kendi doğasından kopartarak başkasına göre var olur ve tanımlanır hale getirmiştir. İktidar ve devlet egemenliği deyip geçmemek gerekiyor. 5 bin yıllık egemenlik sisteminin birey ve toplum üzerinde her düzeyde oraya çıkardığı etkileme çok fazladır. Birey ve toplum doğasındaki parçalanma, kendi özünden uzaklaşma, iktidar ve devlet egemenlinin gereklerine göre şekillenme çok ileri düzeyde ortaya çıkmıştır. Son birkaç yüzyıllık ulus-devlet düzeni ise bunun üzerinden adeta iktidarlaşmayan, devletleşmeyen ne bir toplumsal değer ne de bir birey bırakmıştır. Günümüzde geçer ölçü bu düzeye getirilmiştir. Tek bireysel duruş devletleşme olarak görülüyor. Ruh olarak, duygu olarak, düşünce olarak, davranış olarak, yaşam tarzı olarak, tek yaşam sistemi iktidar ve devlet gerçeği biçiminde ortaya konuyor. Birey ve toplumu tüketiyor.
Önder APO savunmalarda bunları çok geniş açımladı, ortaya koydu ve çözümledi. Tarihsel olarak nasıl oraya çıktığını, gelişiminin nasıl olduğunu, günümüzde hangi düzeye ulaştığını, toplumsal sorunların neler olduğunu, ne tür etkilerde bulunduğunu, aşılmazlarsa insanlığın nasıl büyük tehlikelerle yüz yüze geldiğini ve nasıl aşılacaklarını tanımladı. Günümüzün insanlık Önderliği tarafından bunlar yapılmıştır. Teorik çözümlemeler bu anlamda ön açıcıdır, aydınlatıcıdır. Gerisi onları doğru anlamak ve hayata getirmek kalıyor. Anlamak; partinin, gerilla, kadın-gençlik öncülüğünün Önderlik düzeyinde ortaya konmuş bu düşünceyi özümsemesi, benimsemesi olarak ortaya çıkıyor. Uygulama ise, toplum çalışması oluyor. Uygulamadan kasıt da bu düşüncelerin topluma taşırılması, toplumun bu temelde yeniden bir form kazanması oluyor.
Demek ki toplum çalışmalarımızın başında eğitim eliyor. Topluma doğru özgürlükçü demokratik bilinç vermek, bu temelde doğru form kazanmasını sağlamak oluyor. Onun önünü açmak oluyor. Bunun için de iktidar ve devlet sisteminin, kapitalist modernite düzeninin ve onun liberalizminin tüm çarpıtıcı, baskı ve sömürüye açık hale getirici bilgi ve bilincine karşı mücadele etmek gerekiyor. ‘Topluma bilinç kazandıralım’ diyoruz, ama ortada ham bir toplum yoktur. Hiç el değmemiş, etkilenmemiş doğal bir toplum gerçeği yok ki, ona yeni bir bilinç verelim. Yüz yılardır, bin yıllardır, bin bir türlü bilinçle yoğrulmuş duyguları, düşünceleri, ruh hali şekilden şekle sokulmuş ve kendi doğasında defalarca kopartılmış bir toplumsal gerçeklik karşımızda var. Dolayısıyla doğru bilinç kazandırmak, doğru olmayan bilinçleri ortadan kaldırmayı, dolayısıyla erkek egemen iktidar ve devlet zihniyet ve siyasal yapısıyla mücadele etmeden topluma doğru bir bilinç kazandırma imkanı bulunmuyor. Toplum ham bir yapıda değildir. Başkaları tarafından işlenmiş, kendi doğasından çarpıtılmış, saptırılmış, başka bilinçler altına alınmıştır. Dolayısıyla doğru özgürlükçü demokratik bilinç verebilmek için o bilinçlerin etkisinden kurtarabilmek gereklidir.
Toplum eğitiminin bir boyutu özgür ve demokratik yaşam bilincini verirken, diğer bir boyutu da iktidar ve devlet zihniyet ve siyasetine karşı çok yönlü bir mücadele etmeyi içeriyor. Ortada mücadelesiz bir eğitim yoktur. Eğitim, topluma doğru bilinç kazandırma çok büyük bir mücadeleyle oluyor. Buna biz ‘zihniyet mücadelesi, ideolojik mücadele’ diyoruz. Böyle tanımlıyoruz. Böyle bir mücadeleyle ortaya çıkan gelişmeleri ‘zihniyet devrimi’ olarak tanımlıyoruz. Bu tür durumlara ‘zihniyet değişimi ve dönüşümü’ diyoruz ve her şeyin başına bunu koyuyoruz. Önder APO “PKK Devrimi’nin esası kişilik devrimidir, onun da esası zihniyet devrimidir” dedi. Zihniyette yaşanan değişim ve dönüşümdür. İktidar ve devlet egemenliğinin verdiği zihniyet yapısının kadın özgürlüğüne ve ekolojiye dayalı demokratik toplumcu zihniyetle değiştirilmesidir.
İş ve rol koordinasyonu kapsamında yönetim gerçeği
Böyle bir çalışma, toplum çalışmamızın başında geliyor. Bunu neden yapıyoruz? Toplumun kendi örgütlü ve eylemli yapısını ortaya çıkartabilmek için yapıyoruz. Herhangi bir dış güce muhtaç olmadan kendi işlerini kendisi yapan bir konuma getirebilme, kendi kendisini yönetir, kendi yaşamını kararlaştırır, planlar, örgütler ve pratikleştirir hale getirebilmek için yapıyoruz. Toplumu örgütlü ve eylemli kılabilmek için yapıyoruz. Toplumsal örgütlülüğü ve eylemliliği özgür yaşam çizgisinde var edebilmek, geliştirebilmek, gerçekleştirebilmek için yapıyoruz. Demek ki, örgütlü ve eylemli hale gelmeden kopuk bir eğitim de bilinçlendirme de yoktur.
Eğitimin temel amacı, özgür yaşam çizgisinde özgür birey ve demokratik komüne dayalı çizgide toplumu örgütlü ve eylemli hale getirmektir. Bunları da birbirinden koparmamak gerekiyor. Toplumsal çalışmalarımızın çerçevesi ve hedefi budur.
Eğitmek, örgütlü ve eylemli kılmak, bir tür yönetim gerçeğinin ortaya çıkartılması oluyor. Toplum işlerinin organizesi gerekiyor. Önder APO savunmalarda “koordinasyonsuz olmaz” dedi. Bir koordinasyon mutlaka istiyor. Özgürlüğe ve eşitliğe dayalı olarak gelişen bu koordinasyonu iş ve rol koordinasyonu olarak tanımladı. Toplumun örgütlü ve eylemli hale gelmesini sağlayan temel yönetim iş ve rol koordinasyonu oluyor. Eğer toplum iş ve rol koordinasyonu temelinde kendi işlerini kendisi yapar, kendi kendini yönetir hale gelemezse üzerinde başka bir yönetim ortaya çıkıyor buna da ‘kamu yönetimi, kamu güvenliği’ diyorlar. Toplumun özgür yaşamının gerektirdiği, doğal toplumun zorunlu bir gereği olan yönetim gerçeğini gasp ederek, baskı ve sömürü düzenine, iktidar ve devlet düzenine dönüştürüyorlar. Oradan bir egemenlik ortaya çıkartıyorlar. İktidar ve devletçi gelişme tarihsel olarak böyle oluşmuştur. 5 bin yıldır kendisini bu temelde tekrarlıyor, yeniden üretiyor. Öyle ki, günümüzde toplum artık çok tali plana düşmüştür. İnsanlık aleminde sözü geçen, var olan devlet diye örgütlenmiş çete ve egemenlik gücü oluyor.
Toplum kendi kendini iş ve rol koordinasyonu temelinde yönetemezse yönetimi birileri gasp ederek toplum üzerinde bu kadar tahribat yaratan, baskı ve sömürü gerçekleştiren bir egemenlik gücü ortaya çıkartıyor. Bunu da görmemiz gereklidir. O bakımdan toplumun kendi kendini yönetme gerçeği önemlidir. Toplumun iş ve rol koordinasyonu temelinde kendini yönetecek bir bilinçliliğe ve örgütlülüğe kavuşturulması parti, gerilla, kadın-gençlik öncülüğümüzün temel görevi oluyor. Bunu yapabilmek için de yönetim bilinci, tecrübesini geliştirmek gereklidir. Toplumu bu temelde de eğitip tecrübe kazandırmak lazım.
Reel sosyalizm deneyiminden yola çıkarak devletçi paradigmayı çözümlemek
Toplum çalışmaları, toplumu eğitip örgütlü ve eylemli kılma yerine toplumun yönetimi olma çalışmasına dönüşüyor. Öyle bir anlayışa gidiyor. Nitekim reel sosyalizm yüz yıl önce bu durumu yaşadı. Şimdi bizim tartıştığımız, gündem yapıp üzerinde kafa patlattığımız konuları onlar da o zaman tartıştılar. Bizim karşı karşıya bulunduğumuz sorunlar o zaman reel sosyalizmin önüne de geldi. Verilen cevap; yönetim olmada oldu. ‘İş ve rol koordinasyonu temelinde toplumun kendi kendini yönetir kılınması’ teorik olarak söylendi, ama pratik olarak onun yerine parti yönetimi geçirildi. Parti devletleşti. Parti ve devlet iç içeliği ortaya çıktı. Devletçi paradigmayı çözümleme ve aşma gücünü teorik olarak da gösteremedikleri için bunu kolaycı bir çözüm olarak gördüler. Hatta kapitalist modernite sisteminden gelen saldırılar karsında kendini savunabilmek için böyle bir güç ortaya çıkartma zorunda da kaldılar. Bu da daha fazla iktidar ve devlet olgusunu öne çıkardı. Parti ile iktidar ve devleti iç içe geçirdi. Bunu bir diktatörlük düzeyinde ele aldılar. Her türlü saldırı karşısında kendini savunmanın, ayakta kalmanın ancak en güçlü diktatörlükle mümkün olacağı düşüncesine vardılar. Reel sosyalizmin iktidar ve devlet aygıtı böyle ortaya çıktı. Sonuç, çökme ve çözülme oldu. Böyle bir durum 20. yüzyılın ikinci yarısına kadar belli bir gelişme yarattı, tarihsel gelişmeye hizmet etti. Kapitalist modernite sisteminin faşist saldırıları karşısında insanlığı bir noktada yaşatmayı, ayakta tutmayı sağladı. İnsanlığın daha büyük felaketlere uğramasını önledi. İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler egemen olsaydı dünya ne olurdu? Bu soru her zaman sorulmalıdır. ‘Egemen olamazdı’ biçiminde bir şeyi hiç kimse söyleyemez, çünkü dünyaya egemen olmak amacıyla ortaya çıktı, egemen olabilmek için 5 yıl boyunca hiçbir hukuki, ahlaki kural dinlemeden saldırı yaptı. Egemen de olabilirdi, başarabilirdi de! ‘Asla başaramazdı!’ kimse dememelidir. Günümüzde de o düzeyde olmuyor ama her an yeni Hitlerler de çıkabilir. Bunun önü kesinlikle kapalı değildir.
Her şeyden önce reel sosyalizmin 20. yüzyıldaki önemli işlevlerini bu tür tehlikeli gelişmeleri önlemiş olması biçiminde tanımlamalıyız. Bu da az bir durum değildir. Fakat bu durum çöküşü ve çözülüşü önleyemedi. Dıştan gelen saldırı karşısında kendini, dolayısıyla bazı değerleri savundu ama kendi iç yapısındaki gelişmelerden kaynaklı da kendi çöküşünü önleyemedi. Demek ki, bugün bizim kendi kendimize sorup cevap aradığımız sorulara reel sosyalist cevap tam çözüm yaratmadı, kurtuluş ortaya çıkartmadı, özgürlüğü ve demokrasiyi var etmedi. O şimdi bizim önümüzde büyük bir deneyimdir, ciddi bir tecrübedir. Doğruları bulabilmek açısından en çok üzerinde durmamız, analiz etmemiz gereken bir tecrübe birikimidir. Ona dayanarak biz çözüm arıyoruz.
Nasıl olmalı sorusunu yaratıcı cevaplamak ve toplumu doğru tanımlamak
Aslında bugün toplumsal alan çalışmaları diye yürüttüğümüz çalışmalarda ortaya çıkan ve yaşadığımız sorunlar biraz buradan kaynaklanıyor. Önümüzde başarısızlıkla sonuçlanmış reel sosyalist deneyim var. Diğer yandan kapitalist modernite baskısı ve saldırısıyla ideolojik, politik, örgütsel, askeri boyutlarda biz de yüz yüzeyiz. Bu açıdan yaratıcı yaklaşarak düşüncede ve pratikte yeni çözümler yaratmamız gereken bir noktadayız. Bu durum bizim daha fazla yoğunlaşmamızı, araştırıp incelememizi, düşünsel çözümler geliştirmemizi gerektiriyor. Hiçbir şey elde hazır olarak yoktur. Genel teorik aydınlatma dışında somut pratiğin sorunlarını çözecek bir tecrübe birikimi, deneyim elimizde yoktur. ‘Nasıl olmamalı?’ sorusuna, yaşanmış bazı deneyimlerin tecrübelerini irdeleyerek, derslerini çıkartarak cevap buluyoruz. Ama ‘Nasıl olmalı?’ sorusu yaratıcı yaklaşımlarla cevap bekliyor. Bu yaratıcılığı bizim göstermemiz gereklidir.
Toplum çalışması dediğimiz çalışma bugün bizim için ciddi bir yaratıcılık isteyen, onun için de çok yoğunlaşmayı gerektiren bir çalışma oluyor. Çok fazla araştırma-inceleme yapmamızı, teorik yoğunlaşmamızı gerektiriyor. Diğer yandan çok fazla ve dikkatli bir biçimde pratik denemeler yapmamızı, deneme-sınama yöntemiyle bazı şeyleri öğrenmemizi, dolayısıyla daha çok pratik yoğunlaşma içerisinde, pratikten ders çıkartan bir konumda olmamızı gerektiriyor.
Peki toplum nedir? Toplumu nasıl tanımlayacağız? Neye toplum diyeceğiz? Bu sorular da bütün bu pratiğin sonucunda ortaya çıkıyor. Nitekim savunmalarda Önderlikte bu soruları sordu ve gündem yaptı. Toplumsal sorunları günümüzde erkek egemen iktidar ve devlet zihniyetinin, siyasetinin ortaya çıkardığı toplumsal sorunları tanımlayıp onlara çözüm yollarını gösterebilmek için önce toplum tanımlanmasını yapmaya çalıştı. Yeni bir toplum tanımlaması getirdi. İnsan bilincinin, sosyolojinin geçen süreçte şimdiye kadar yaptığı toplum tanımlamalarının hepsini yeniden gözden geçirdi. Eleştirel bir süzgece tabi tuttu ve sonunda yeni bir toplum tanımlaması ortaya çıkardı. Şimdiye kadar insan zihniyetinin gerçekleştirdiği toplum tanımlamalarını reddetmese de dar, tek yanlı ve yetersiz buldu. Toplumsal doğayı özüyle ifade etmediğini ortaya koydu. Hepsinin yan temsiliyetleri yerine getirdiğini belirti ve işin özünü politika ve ahlak olarak ortaya koydu. Toplumu dinle tanımlayanlar, toplumu devletle tanımlayanlar, toplumu sınıf ile tanımlayanlar, toplumu ırkla ve kimlikle tanımlayanlar oldu. Günümüzde ise ulus-devlet ideolojisi toplumu devlet olarak tanımlıyor. Dikkat edelim devlet dışında bir toplum yoktur. Bugün insanlık, Birleşmiş Milletler de temsilini bulmuş ve 178 devletten oluşuyor. Önderlik ise “bunların hepsi devletin birer şubeleridir, ortada tek devlet vardır” dedi. O halde ortaya çıkan nedir? Toplum bitmiş devlet kalmıştır. Devlet kendisini toplum olarak gösterip ortaya koyuyor. Toplumu tüketmiştir. Özgür yaşamı, demokratik toplumu ortadan kaldırmıştır. Zihniyet olarak, duygu olarak, düşünce olarak, örgüt ve eylem olarak devletin baskı ve sömürü düzeni içerisine almıştır. Günümüzde gelinen nokta budur. Dolayısıyla devlet ulusları var, devlet toplumları var.
Önder APO’nun “politika ve ahlak” tanımlamasıyla toplumu örgütlü hale getirmek
Marksizm toplumu sınıf ile tanımladı. “Sınıf ilişkileri toplumu var ediyor” dedi. Bunlar yanında Önder APO “politika ve ahlak” olarak tanımladı. Toplum, bireylerden oluşuyor. Bir araya gelmiş insan topluluğu oluyor. Bir kişiye toplum denilmiyor. İki kişiye toplum diyemiyoruz. 3-5 kişiye toplum diyemeyiz. Toplum olabilmek için belli bir sayıda insan gereklidir. Topluluk olması gereklidir. Peki belli bir sayıda 1 Milyon, 2 Milyon bir araya gelmiş her insan topluluğuna toplum diyebilir miyiz? Bunun üzerine devlet egemenliği kuruyorlar, onu da devlet olarak tanımlıyorlar, inancına bakıyor din ile tanımlıyorlar. Önderlik, “böyle bir topluluğun toplum olabilmesi için iki şeye ihtiyaç var. Bir; politika. İki; ahlaktır” dedi. Topluluğu oluşturan insanların birbirine politika ve ahlakla bağlı olunması gereklidir. Buna göre politika ve ahlakı tanımladı. Politikayı söz konusu topluluğun var olabilmesi için gerekli işlerin kararlaştırılması, tartışılması, planlanması ve pratiğe sevk edilmesi çalışması olarak ifade etti. Ahlakı da bu çalışmanın ilkeleri, tarzı, kuralları olarak ortaya koydu. “Yaşamını politika ve ahlak temelinde birbirine bağlamış insan topluluğuna toplum denir” dedi. Bir topluluğun toplum olabilmesi için politik ve ahlaki değerlerin işleyiş düzeyini tanımladı. Politika ve ahlakı devlet gasp etmişse toplum yok olmuştur. Devlet, politika ve ahlaka karşılık iktidarı ve hukuku geliştirdi. İktidar ve hukuk ile politika ve ahlakı ele geçirmeye, dolayısıyla toplumu daraltmaya, tasfiye etmeye, kendisini toplum olarak örgütlemeye ve bunun üzerinde egemenlik geliştirmeye yöneldi. O bakımdan devlet ve iktidara karşı mücadele toplumun politika ve ahlak olarak var olması, kendi yaşamını sürdürecek kararları özgürce alabilen ve onları kendi ilkelerine göre pratikleştiren bir yapıya kavuşması biçiminde tanımladı.
Demek ki toplumu eğitip örgütlü ve eylemli kılmanın yolu politik ve ahlaki toplum gerçekliğinin açığa çıkarılması, politika ve ahlakın daha fazla işlerli kılınması oluyor. Toplumsal alan çalışmalarımızın rolü ve hedefi budur. Eğitim, bu temelde bilinç vermek içindir. Örgütleme, politik ve ahlaki toplum işleyişinin gerçekleşmesi içindir. Kendi kendini yönetim yapmak için değildir. Toplumun politik ve ahlaki değerlerini işleten bir iç yapılanmasının bilinç ve örgütlülük olarak ortaya çıkartılmasıdır.
Geldiğimiz noktada toplumsal alan çalışmalarımız bunu içeriyor. Bunun için bilinç öncülüğüne ihtiyaç var. Tecrübe ve yön verecek öncülüğe ihtiyaç var. Parti bu noktada rol oynuyor. Yoğun bir saldırı var. İktidarcı ve devletçi sistem böyle bir pratiğe değil, bunun düşüncesine bile en azgın düşmanlıkla saldırıyor. Dolayısıyla her bakımdan bir savunmaya ihtiyaç var. Ruh, duygu, bilinç savunmasından pratik varlığın korunmasına kadar çok yoğun bir savunmaya ihtiyaç var. Demek ki, bilinç verecek ve savunacak, onu koruyacak bir öncülük olmazsa toplum çalışması yürütülemez. Politik ve ahlaki toplum var olamaz. Toplum çalışmalarımızın özü bu oluyor. Bunu yürüten bir öncü güç oluyoruz.