Rêber APO – STÊRKA CIWAN
Bir toplum için en büyük felaket, kendisi hakkında düşünce üretme ve eylemde bulunma gücünü yitirmesidir. Bunu çok önceden iyi bilen hiyerarşi ve uygarlık güçleri, ideolojik hegemonya diyebileceğimiz zihinsel hâkimiyetlerine öncelik vermişlerdir. Hegemonyanın sürdürülmesinde şiddet tek başına kalıcı bir rol oynayamaz. Eğer şiddetin amacı toplum üzerinde bir çıkar elde etmekse, bunun için artık-ürüne ihtiyaç vardır. Toplumların ikna olmaları sağlanmadan uzun vadeli çalıştırılmaları ve artı-ürün yaratmaları beklenemez. İdeolojik hegemonya bu iknayı sağlayarak, toplumu şiddet hegemonyasından beklenen ve belki de beklenenden daha fazlasını sağlayan birikimlere açık hale getirir. Oryantalizm, Avrupa modernitesinin Doğu ve Ortadoğu için geliştirdiği ideolojik hegemonyanın bilimsel ifadesidir. Çok etkili bir düşünce hegemonyası olarak işlevini sürdürmektedir. Modernitenin küreselleşmesi ideolojik küreselleşmeyle iç içedir. Belki de ideolojik hegemonya daha önceliklidir. Zihinlerin fethi kadar etkili başka bir fetih yoktur. Bu satırları yazarken bile oryantalizmi ne kadar aştığımı kendime hep sordum. Çok iyi biliyorum ki, bu zihniyetle düşünmem beni düşünce köleliğinin fasit dairesinden kurtaramayacak, tersine azap verircesine aynı dairenin içinde dönüp dolaştıracaktır. Geleneksel anti-modernistlerden İslamcı olanları, İslam’ın bir düşünce tarzının olduğunu ve Garba karşı bağımsız düşündüklerini 19. yüzyıldan beri ısrarla söylemleştirirler. Yanılma payı yüksek olan bir söylemdir İslamcılık. Anti-modernistliği kesinlikle oryantalist tezler üzerinde yürümektedir. Müslüman Kardeşler’den El-Kaide’ye kadar sözde anti-modernist geçinen İslamcı güçlerde bu böyledir. Anarşistler dahil keskin solculuk peşindeki akımlar, tüm karşı idealarına rağmen, genelde modernist düşünce olmaksızın, Ortadoğu’ya ilişkin ise oryantalizmsiz düşünecek durumda değildirler. Reel sosyalizm en aşırı modernizmdi. Çin modernizmi, oryantalizmin zaferidir. Hindistan gelenekçiliği için de durum farklı değildir.
Anti-oryantalist olmak bana ilginç ve çekici gelir. Bunu bu satırlarda deniyorum. Düşünce özgürlüğü kendi başına anti-oryantalizmi ifade etmez. Oryantalizmi aşmak sanıldığı kadar kolay değildir. Kapitalist modernitenin üç sacayağı üzerinden anlatımını reddetmek belki anti-modernistlik olabilir. Ama kendi başına modernizmi, oryantalizmi aşma anlamına gelmez. Daha da önemli olan, reddedilenin yerine neyin konulacağıdır. İslamiyet veya herhangi bir gelenek de moderniteyi reddedebilir. Fakat sıra seçenek olmaya geldiğinde, teslim olmaktan başka çarelerinin olmadığını görürler. Açık veya kapalı teslimiyetin çıkarları gereği olduğunu bilerek moderniteye tabi olurlar. Reel sosyalizmin çöküşü, moderniteyi aşmak şurada kalsın, üç sacayağı üzerinden tamamen moderniteye aşırı bağımlı (Özel kapitalizm yerine devlet kapitalizmini uygulamak ret anlamına gelmez) olmasının bir sonucudur. Çin kadar bu yargıyı çarpıcı biçimde doğrulayan başka bir örnek ender bulunur. Ortadoğu’da gerek Marksizm’in gerek dinciliğin kalıcı bir sistem geliştiremeyişi oryantalizmi aşamamalarından, hatta oryantalizmin daha aşırı uygulayıcıları olmalarından ileri gelmektedir.
Aşılması şurada kalsın, modernist ve oryantalist düşünce hegemonyasının çözümlenmesine bile girişilmemiştir. A. Gramsci çözümleme denemesine kalkışmış, fakat denemeden öteye geçememiştir. Anarşist düşünce ekolünden cesur eleştiriler olmasına rağmen, bunlar da alternatif üretmede reel sosyalistlerden pek farklı değildirler. Teoride aşsalar bile yapısallığı içinde yaşama konusunda ciddi sorunları olmamıştır. Ortadoğu’da modernist düşünceyle en çok uğraşan İranlı aydınlar, modernist bir Şia’yı inşa etmekten öteye gidememişlerdir. Diğer tüm İslamcılar modernite söylemlerinin hepsinin İslam tarafından çok önceden söylendiğini tekrarlayıp durmaktadırlar. Anti-emperyalist, anti-kapitalist olduklarını ısrarla ileri süren tüm ideolojik akımlar ve iktidar hareketlerinin azami başardıkları şey liberalizmden, özel kapitalizmden sosyal-demokrasiye, reel sosyalizme ve ulusal kurtuluşçuluğa terfi etmek veya mezhep değiştirmekten öteye anlam ifade etmez.
Modernist ve oryantalist akım sanıldığından çok daha etkindir. Sadece kültürel düzeyde bir eleştiri bu akımların aşılması anlamına gelmez. Sistemin hegemonik güçlerinden birini yenmek, hatta anti-kapitalist devrim yapmak eleştiri ve alternatifinin gerçekleştirildiğini kanıtlamaz. Ekim Devrimi anti-kapitalistti, ama anti-modernist değildi. Tersine modernizmin endüstriyalizminin ve ulus-devletçiliğinin en aşırı uygulayıcılığına yol açmakla küreselleşmesine büyük katkı yaptı. Çin Devrimi bu konuda daha tipiktir: Modernitenin 19. yüzyıl biçimlerini uygulamakla devrimi sürdürdüğünü sanmaktadır. Fransız Devrimi’nde de yaşanan benzer yanılmaların etkileri günümüze kadar devam etmektedir.
Modernist ve oryantalist ideolojik hegemonyayı eleştirirken temel parametreleri esas almak şarttır. Üçlü sacayaklarını temel parametreler olarak kabul ettiğimizde, konunun önemi daha iyi anlaşılır. En radikal eleştirinin bu temellerde geliştirilebileceği, seçeneklerin de ancak bu temeller üzerinde üretilmesi gerektiği tutarlılık açısından önemle belirtilebilir. Eleştirinin kendisi bütünselliği ve yapısal süreleri esas almak durumundadır. Sadece kısa süreli olaylar ve siyasi süreçlerle kişisel rollerin eleştirisi hakikatin açığa çıkartılması için yeterli değildir. Bütünsellik burada süre kavramıyla birlikte eleştirinin temeline oturtulmadıkça, ortaya çıkacak sonuçlar parçalı, zamansız, dolayısıyla anlamsız olmak, hakikati ifade edememek gibi ağır kusurlar ve yanlışlıklar içerecektir. Neyi eleştirirsek eleştirelim, eleştirdiklerimizin bütünselliklerini ve süreliliklerini mutlaka doğru belirlemeliyiz. Söz konusu modernite olunca, en az üç sacayağı temelinde bir bütünlük teşkil ettiğini ve süre olarak beş yüz yıllık uzun, yapısal, sistematik bir zamanı içerdiğini temel almak gerekecektir. Başta Marksistler olmak üzere sistem karşıtlarının en temel hatası, uzun süreli ve üç sacayaklı bir sistemi kısa süreler içinde, hatta bazen süre’yi göz ardı ederek tek boyutu içinde, örneğin yalnızca kapitalizm boyutuyla eleştiriye tabi tutmalarıdır. Hâlbuki bu savunmada kabaca geliştirilen çözümlemeler, kapitalizmin anlaşılabilmesi için mutlaka merkezî uygarlık sistemiyle bağı, uzun süreli yükseliş trendi ve diğer temel iki boyut olan ulus-devlet ve endüstriyalizm olgusuyla birlikte eleştiriye alınması gerektiğini göstermektedir.
Ortadoğu, hatta Çin ve Amerika uygarlıkları göz önüne alınmadan, 16. yüzyılda çıkış yapan kapitalizm anlaşılamaz. Avrupa’nın iç potansiyeli kapitalizm için kesinlikle yeterli değildir. Keza ulus-devlet inşası olmadan kapitalist sistemin kuruluşu mümkün olmaz. İktidarsız ve devletsiz hiçbir sömürü sistemi mümkün değildir. Sadece iktidar ve devlet değil, iktidarın azamisi ve devletin ulus-devleti oluşmadan, kapitalizm için kâr ve sermaye birikimi gerçekleştirilemez. Sistemin hegemonik zaferi için ayrıca endüstri devrimini kendi tekeline geçirmesi ve endüstriyalizm olarak ideolojikleştirmesiyle (milliyetçilik) iç içe olması gerekir. Bu olguların aralarında sıkı bütünlük içinde ve uzun süre kapsamında moderniteyi egemen kıldıkları açıktır. Eleştirel geçinen tüm düşünce ekollerine baktığımızda, modernitenin uzun süre ve bütünsellik içinde ele alınmadığını, bölük pörçük ve çoğunlukla süre kavramından habersiz kalındığını, birkaç özelliğe (örneğin emek, ücret, kâr, sermaye, devlet, sömürgecilik, emperyalizm, kişiler, olaylar) yüklenerek sonuçlar alınmaya çalışıldığını görürüz. Yöntem bu olunca, ortaya çıkacak sonuç da fili kıllarıyla tarif etmeye benzeyecektir.
Özellikle içinde yetiştiğimiz reel sosyalizm, modernitenin sadece kapitalizm ayağını, hem de süre kavramını doğru kullanmadan eleştiriye alıp devrimcilik yapmaya kalkışmasıyla en büyük hayal kırıklığına yol açmıştır. Şüphesiz bu yaklaşımın sosyal temeli vardır. Modernitenin ulus-devlet ve endüstriyalizm ayağını liberalizmin bile çok ötesinde kullanmanın devrimcilik değil, diktatörlük ve hatta faşizm türeteceğini iyi bilmek gerekir. Reel sosyalist ülke deneyimleri (daha çok da ulusal kurtuluşçu devletler) bu yönüyle hayli öğreticidir. İyi niyetli olmak, Lenin’in de dediği gibi cehenneme gitmeyi engellemez, bilakis bazen kolaylaştırır. Ekim Devrimi anti-kapitalizmde yetersiz olduğu için başarısızlığa uğramadı; tersine anti-kapitalizmde başarılıydı. Fakat anti-modernist, dolayısıyla anti-ulus-devletçi ve anti-endüstriyalist olamadığı için, anti-kapitalistliğiyle diğer iki modernite ayağını aşamadığı için, yapısal süreyi bir yana bırakıp sadece kısa sürelerle hareket ettiği için yenildi. Yaşanılan pratikler bu eleştiriyi doğrulamaktadır.
Son beş yüz yılda demokratik ve eşitlikçi amaçlar taşıyan devrimlerin, ideolojik akım ve hareketlerin sistematik bir başarıya, demokratik uygarlık olarak da yorumlayabileceğimiz farklı bir dünya-sisteme erişemeyişlerindeki temel eksiklik, tutarlı, bütünsellik taşıyan ve süre kavramını içeren eleştirel pratiklerden yoksun olmalarıdır. Yani fili hep bir yönüyle tarif ederek tanım yapmak durumunda kalmışlardır. Bu durumda ne fil’den yararlanılır ne de kurtulunur. Marksistler kapitalizmi eleştirip aşmak isterken, ulus-devlet merkeziyetçiliğini ve endüstriyalizmi faşizme ve çevre yıkıcılığına taşırdıklarının farkına bile varamamışlardır. Ulusal kurtuluşçu akımlar ve hareketlerin modernite karşıtı tutumları çok daha muğlâktır. Ulus-devlet haline geldiklerinde ve bazı sanayi kollarında kalkınmaya başladıklarında, anti-emperyalist ve anti-kapitalistlikleri yerini en aşırı modernizm taraftarlığına bırakır. Hatta modernist ideolojileri (liberalizm, milliyetçilik, reel sosyalizm) din haline getirmede sınır tanımazlar. Ulus-devletçilik ve endüstriyalizm seküler din olarak anlam bulmuş ve yapısallık kazanmıştır.
Anarşistler üçlü sacayağından eleştiri geliştirirken, alternatif olarak demokratik bir sistematiği düşünmek bile istememişler, anarşist bireyi demokratik topluma tercih etmişlerdir. Başarısızlıklarının temelinde bu gerçeğin yattığını görmeleri sınıfsal konumlarıyla bağdaşmamaktadır. Kent küçük-burjuvazisinin anti-toplumcu yanı başka türlü izah edilemez. Sosyal demokratlar moderniteyi reformlarla düzeltebileceklerinden ötesine tek bir adım bile atmazlar. Ekolojistler tüm çevre argümanlarını moderniteden aldıklarını göremeyecek denli sığdırlar. Endüstriyalizme yüklenirken kapitalizmi ve ulus-devleti unuturlar. Feministler ataerkilliği görürken, modernitenin kadına yüklediği yıkımı aynı keskinlikte eleştirmeye yanaşmazlar. Eleştirirken bile alternatif kadın ve toplumun akım, hareket ve sistem olarak üretilmesinde bir nevi çaresizliği oynarlar. Radikal dinci ve kültüralist hareketlerin modernite karşıtlığı akım ve hareket olarak daha da zayıftır. Peşinde koştukları şey azami bir uzlaşmacılıktır.
Şunu söylemek istiyorum: Günümüz kapitalizminin küresel finans krizinde yılda 600 trilyon Dolar değerinde sanal vurgun gerçekleştirilirken, bunda kapitalist modernitenin bütünsel ve yapısal eleştirisinin geliştirilemeyişinin ve alternatif bir sistemin üretilememesinin herhalde belirleyici payı vardır. Kapitalizmin moderniteyle bağını kuramayan tüm akım, hareket ve devrimler modernite içinde erimekten kurtulamazlar. Anti-kapitalizmi anti-modernizme vardıramayan tüm ideolojik akımlar, politik hareketler ve her renkten devrimler modernite tarafından fethedilmekten kurtulamazlar.
Anti-kapitalizm anti-modernizm olmadığı gibi, anti-modernist olunmadan tutarlı bir anti-kapitalist olunamaz. Ekolojist, feminist, kültüralist, radikal dinci akım ve hareketlerin temel yanılgısı, modernitenin bütünsel yapısını hedeflemeden başarılı olabileceklerini sanmalarıdır.
Tümüyle inkârcı yaklaşmıyorum. Parçalı ve sistemsiz de olsa modernitenin beş yüz yıllık eleştirisi, son yarım yüz yıl içinde zayıf da olsa postmodernist düşünceyi doğurabilmiştir. Postmodernizm, çözümlemeye çalıştığım modernite eleştirisini karşılamaktan uzak olmasına rağmen, sistemin içine düştüğü krizi ve kaotik durumunu yansıtması açısından önemli bir gelişmedir.
Postmodern dönemde moderniteyle faşizm, soykırım, totalitarizm, otoritarizm, toplumsal cinsiyetçilik, milliyetçilik, endüstriyalizm, iklim değişikliği ve her tür çevre yıkımı, iktidarın azamileşmesi, toplumun karılaştırılması ve metalaştırılması, aklın analitikleşmesi, ruhun boşalması, bireylerin posalaşması, herkesin herkesle savaştırılması, toplumun dağıtılması, tarımın yıkılması, maskeli kral tanrıların yerini çıplak ve maskesiz birey-tanrıların alması, yaşamın büyüsünü yitirmesi, kadının soyluluğunu ve güzelliğini yitirmesi ve azami fahişeleşmesi, ahlâkın yerine tecavüzcülüğün egemen olması, yaşam anlamına gelen farklılaşmanın yerini ölüm anlamına gelen homojenliğin alması, politikanın bitimi ve yerine iktidarın ikame edilmesi ve benzer binlerce olumsuzluk arasındaki ilişkileri çözümlemek daha da kolaylaşmakta ve olasılık dahiline girmektedir. Postmodernite kendi başına devrim değildir. Ama modernitenin katı dinsel kalıplarını kırılgan hale getirmekte, ortamı yumuşatmaktadır. Anti-modernite devrimi açık ki bütünlük içinde parçalılık, evrensellik içinde yerellik, uzun süre kapsamında anlık yaklaşımı içinde, anti-kapitalist, anti-ulus-devletçilik ve anti-endüstricilik temelinde sosyalist, demokratik ve ekolojist amaç etrafında farklı yapılanmaların öz savunma ve kendiliklerini anlamlandırması ve hakikatleştirmesi olacaktır. Oryantalizmi dar anlamda Avrupalı düşünürlerin Ortadoğu uygarlıklarına ve toplumlarına ilişkin düşünceleri anlamında değerlendirmemek gerekir. Toplumsal Doğa’larına ilişkin bilimsel düşünceyi geliştirmek ve kendi aydınlanmalarını sağlamak yerine, modernitenin ideolojik hegemonyasına bağlanmak ve onun bilim yapılanmasını esas almak, geniş anlamda oryantalizmdir. Kapitalist modernitenin son iki yüz yıldaki fethi sadece maddi kültür alanlarında yaşanmamış, manevi kültür alanında daha çok geçerli olmuştur. Ortaya çıkan ideolojik akımlar, politik hareketler ve devrimler Avrupa’daki gerçekleşmelerin silik birer kopyasıdır. Bu nedenle toplum üzerinde etkileri yüzeysel kalmıştır. Gelenek ve modernite arasında sıkışan toplum, sürekli bir gerginlik ve kendini yenileyememe sonucunda sürekli kriz durumunu yaşamaktadır.
Anti-oryantalist olmak anti-modernist olmakla mümkündür. Radikal siyasi İslamcılığı oryantalizm bağlamında ve modernizmin oryantal biçimi olarak değerlendirmek mümkündür. Alternatif oluşturma değeri kesinlikle yoktur. Laik milliyetçiliğe tepki olarak dinci milliyetçilik argümanını kullanmaktan öteye gitmez. Arap, Türk ve Acem devrimleri tipik oryantalist devrimlerdir. Bu devrimler dinci ve soycu milliyetçiliği ayrı veya iç içe kullanarak modern ulus-devletler kurmayı ilk hedef belirlemişlerdir. Bunu devlet kapitalizmi ve endüstriyalizmiyle bütünleştirerek misyonlarını tamamlayacaklarını sanmışlardır. Avrupa’yı birkaç yüzyıl geriden takip etmek kaderlerinde yazılıdır. Her bakımdan Avrupaî değerlere erişmek kendilerinde bir saplantı halindedir.
Ortadoğu toplumunun kapitalist moderniteyle ilişkisini doğru okumak, alternatif çıkış için belirleyici önem taşır. Öncelikle kapitalist modernitenin yerel bir olgu haline geldiğini anlamak gerekir. Dış değil iç olgudur. Fakat Avrupa’dakinden farklıdır. Küresel kapitalizmin en zayıf halkasıdır. Bu durumda iki temel yanlışa düşmemek gerekir. Bunlardan birincisi, sanki başka bir dünya, başka bir uygarlık mümkün değilmiş gibi kapitalist moderniteyi seküler din gibi benimsemek, moderniteye tapınmak; ikincisi ise topyekûn karşısına alarak sahte selefi İslam gibi reddetmektir. Her iki tutum da sonuçta kapitalist modernitenin daha çok yerelleşmesine hizmet eder.
Savunmamın Özgürlük Sosyolojisi bölümünde anti-modernizmin alternatifi olarak demokratik modernizmi sunmaya çalışmıştım. Oradaki tezleri olduğu gibi bu bölüme almak yerine, bölgesel uyarlamasını denemeye çalışacağım. Sistem eleştirileri aşılması gereken ile yeniden yapılanması gerekeni anlamlandırmayı amaçlamaktadır. Demokratik modernizm alternatifini daha iyi anlamak açısından moderniteyi bir kez daha tanımlama ve üçlü sacayağı üzerinde değerlendirmenin doğru bir yöntem olduğu kanısındayım.
Moderniteyi bir kez daha yaşanılan çağ olarak değerlendirmek mümkündür. Yapılanmış her uygarlık aşılıncaya kadar kendi döneminin modernitesidir. Örneğin iki bin yıldan fazla süren Sümerik yapılanmalar Sümer modernitesidir, yani çağıdır (M.Ö. 4000-2000). Greko-Romen modernitesi yaklaşık olarak M.Ö. 500-M.S. 500 dönemini kapsar. Osmanlı-İslam modernitesi (1300-1918) döneminde kendi coğrafyasında etkili olmuştur. Kendi dönemleri aşılmışsa, uygarlık demek uygun düşmektedir. Uygarlık yaşanılandan önceki moderniteleri tavsif eder. Uygarlıkları devlet-sınıf-kent iç içeliği üzerinde yükselen tekelci baskı ve artı-ürün ele geçirme sistemi olarak tanımlamıştık. Bu tanımlamanın doyurucu olduğu kanısındayım. Maddi ve manevi kültür ayrımları uygarlıkları niteler, ama tanımlamaz. Uygarlıklar uzun süreli ve bütünlüklü yapılar, kültürler olarak da nitelenebilirler. Hepsine geniş anlamda tanımlama demek de pek yanlış sayılmaz. Uygarlıklar için merkezî olan ve olmayan ayrımı da öğreticidir. Merkezî uygarlık kavramı ana nehir uygarlığını, merkez de sürekli yaşayan bütünsel yapıları tavsif eder. Dünya-sistem olarak da adlandırılabilir. Merkez dışında da pek çok uygarlık olabilir. Çin, Hint ve Amerika uygarlık olmuşlar, ama merkez olamamışlardır. Ortadoğu uygarlıkları merkezî bir zincir teşkil ederler. M.Ö. 3500-M.S. 1500 döneminde yaklaşık beş bin yıllık bir merkezî uygarlık zincirlemesi yaşanmıştır. Bunlara değişik adlar verilmiştir. Hanedan ve din adları çoğunluktadır. Sümer, Mısır, Roma, Bizans-Hıristiyan, Arap-İslam, Türk-İslam hemen akla gelenlerdir. Adları ve içerikleri her ne kadar değişiklik arz etse de, tanımlarına uygun bir iç bütünlük ve yapısallık taşırlar. Hegemoniktirler. Merkez-çevre alanları vardır. Dönemsel buhranlar ve kaotik durumları yaşarlar. Fakat boşluk kabul etmeyen zincirleme iktidar yapılanmaları olarak süreklilik arz ederler.
Kapitalist modernite halen içinde yaşadığımız bir dünya-sistemdir. Ortadoğu’dan Avrupa’ya kaydırılmış hegemonik merkezî bir uygarlık olarak yaklaşık beş yüz yıldır (16. yüzyıldan beri) varlığını sürdürmektedir. Demokratik uygarlık kavramını kent-sınıf-devlet sistemi olarak uygarlığa karşı, içte kölecil sınıflaştırmaya karşı, dıştan kabile, kavim kimliklerine yönelik baskı, talan ve köleleştirmelere karşı daimi direniş halinde olan kent içi emekçi özgürlükçü güçlerle kırsal komünal güçlerin oluşturduğu dünyayı tanımlamak için seçtik. Uygarlık tarihi boyunca bu tanımlamanın kapsamında belli bütünsellikleri olan ve hep birbirlerine miras bırakan çok sayıda eşitlikçi, özgür ve demokratik oluşumlar ve yapılanmaları demokratik uygarlık olarak adlandırmanın vazgeçilmez tarihsel bir hak ve görev olduğu açıktır. Demokratik uygarlık kavramını güncel somut duruma uyarladığımızda, bunu kapitalist modernite karşıtlığını içerecek biçimde demokratik modernite olarak belirlemek mümkündür. Kavramın ad olarak kendisinden ziyade kapsamını göz önünde bulundurmak gerekir. Ad değiştirilse bile kapsam kalıcılığını korur. Savunma boyunca resmi, klasik anlatılarla dile getirilen uygarlıklara daha çok değindik. Demokratik uygarlık fenomenlerine daha az yer verdik. Bunun nedeni tarihe bakış açımızın yeniliği ve eldeki malzemenin yeterince işlenmemesidir. Ortadoğu toplumunun güncel değerlendirmesini ve sorunlarına çözüm yaklaşımlarını bu bölümde netleştirmeye çalışacağım. Demokratik modernite, kapitalist modernitenin çıkışı, gelişimi, yapısal krizi ve aşılması temelinde hep alternatif DİYALEKTİK ANTİTEZİ OLARAK çözümleme konusu olacaktır. Marksizm’in tarihsel yanlışlıklarına düşülmeyecektir. Özellikle temel çelişkinin burjuva-işçi sınıfı gibi içeriği sürekli değişen bir olguya bağlanması tuzağına düşülmeyecektir. Diyalektik mantığın Hegel’den beri ilk defa başarılı bir uygulanışı Ortadoğu toplumsal doğasına uyarlanmaya çalışılırken, bu deneyimin daha başarılı sonuçlar ürettiği görülecektir. K. Marks’ın söyleyip de başaramadığı ‘diyalektiği ayakları üstüne dikmek’ deyimine daha anlamlı bir yaklaşım sergilenecektir.
