Home TÜM YAZILARRÖPORTAJ PKK artık küresel öncüdür

PKK artık küresel öncüdür

by rcadmin

PKK Yürütme Komitesi Üyesi Murat Karayılan, PKK’nin yürüttüğü ve öncülük ettiği halkların özgürlük mücadelesinin, artık küresel bir karakter kazandığını; bu hakikatin 42. yılda giderek yaygınlaşıp gelişeceğini söyledi.

ANF

PKK Yürütme Komitesi Üyesi Murat Karayılan, PKK çizgisinin bugün hem dünyada hem de Ortadoğu’da halkların özgürlük arayışının cevabını ortaya koyan bir düzeye ulaştığını belirtti.

Karayılan, PKK’nin 41. resmi kuruluşu yıl dönümü vesilesiyle ANF’nin sorularını yanıtladı.

PKK bir parti olarak çıkış yaptı ama bu çıkışla birlikte silahlı mücadele yürütmek durumunda kaldı. PKK’yi silahlı mücadeleye başvurmaya iten sebepler nelerdi?

Apocu Hareket, esasen büyük bir düşünce gücü olarak ortaya çıkmıştır. Önder Apo’nun “iki kelime ile yola çıktık” dediği Kürdistan’ın sömürge olduğu gerçeğinin o dönem koşullarında çok büyük ve derin bir anlamı vardı. Aynı zamanda gereklerinin yerine getirilmesi çok zor olan ve büyük bir çaba isteyen iki kelimeydi. Önderliğimiz, daha ilk adımı atarken ideoloji ve felsefede derinleşmeyi esas aldı. Partileşmeden önceki ilk 5 yıl boyunca devrim teorisi adına ne varsa didik didik edildi, ulaşılabilen kitaplar bir bir okunup devrildi. Kürdistan’a dair bir söz bulmak, onun kurtuluşu adına bir teoriye rastlamak mümkün değildi. Bu yüzden söze, yani inanca ve temel gerekçelere, yine teoriye, düşünce gücüne ve onun sistematiğine ihtiyaç vardı. Kürdistan ülkesi ve halkı, kökenleri tarihin derinliklerine dayanan kadim bir Mezopotamya halkı olmasına rağmen yok sayılmaktaydı. Kürtler dili, kültürü ve toplumuyla birlikte soykırıma tabi tutulmuş, artık varlığı tartışılır hale gelmişti.

PARTİLEŞMENİN ALT YAPISI

İşte böyle bir ortamda “neden böyle oldu, bunun önüne geçmek mümkün mü, eğer mümkünse bunun önüne nasıl geçilebilir” sorularını sormak ve cevabını aramak çok önemliydi. Kürdistan halkı şahsında insanlığın ayaklar altına alındığı, bu insanlık dışı vahşi uygulamalar karşısında dürüst ve vicdanlı hiç kimsenin sessiz kalamayacağı, kalmaması gerektiği iyice bilince çıkarılmış ve bu gerçeklikten hareketle grup tartışmaları derinleştirilerek araştırmalar boyutlanmıştı. Bu süreçte çok yönlü bir derinleşme ve yoğunlaşmayla aslında partileşmenin ideolojik, felsefik ve kültürel alt yapısı Önderlik tarafından oluşturulmuştu. Önder Apo öncülüğündeki grup “buna karşı sessiz kalmamak gerekir, tarihe, topluma ve insanlık gerçeğine dürüst yaklaşan vicdan sahibi kimselerin ve devrimcilerin bu vahşet tablosu karşısında mutlaka bir şeyler yapması, buna dur demesi ve bu halkın yok oluşunun önüne geçmesi gerekir” kararlılığına ulaşmıştı.

VARLIĞINI SAVUNMASIZ SÜRDÜREMEZDİ

Ne var ki karşı karşıya olunan bu vahşi, insanlık dışı soykırımcı tabloyu yaratan düşmanın yöntemi vurup öldürmek ve yok etmekti. Kürt toplumunu bu biçimde fiziki ve kültürel soykırımdan geçirerek teslim almakta kararlı davranıyordu. Hiçbir şeye tahammülü olmayan inkarcı ve imhacı sömürgecilik gerçeği karşısında bir düşünce sisteminin, bunu temsil eden grubun veya çevrenin savunmasız bir biçimde varlığını sürdürmesi söz konusu bile değildi. Kürdistan’da Kürtlük adına ne varsa her şey yok edilmek üzere saldırı altındaydı. Bırakalım Kürdistan halkının geleceğini tasarlayan devrimci bir hareketin varlığını sürdürmesine izin vermesi, normal Kürtlük yaşamına, Kürt ve Kürdistani kültüre dair ne varsa hepsini yok etmeyi önüne koyan sömürgeci soykırımcı devlet geleneğiyle karşı karşıya bulunma durumu vardı.

İLK ÇIKIŞ FEDAİCEDİR

Üzerinde sürekli bir biçimde soykırım kılıcı sallanan bir halkın varlık mücadelesine kalkışmaya niyetlenen Apocu grubun çok ciddi tehlikelerle yüz yüze kalacağının bilincinde olduğu ve bu yüzden safça yaklaşmayacağı açıktır. Bu nedenle öncü grup daha başlangıçtaki tüm tartışmalarında “Kürdistan’da özgür ve bağımsız bir çizgi sürdürmenin, kendini savunmanın imkanı var mıdır yok mudur?” sorusunu tartışıyordu. Çünkü birçok kimse bu konuları dillendirmenin, konuşmanın bile intihar etmekle eşdeğer olduğunu söylemekteydi. Çok tehlikeli bulunan bir husustu. Zira Kürdistan halkının özgürlüğünden, bağımsızlığından bahsetmek, ulusal kurtuluş probleminden söz etmek, bunun propagandasını geliştirmek başlı başına cesaret isteyen bir şeydi. Kişi hayatını ortaya koymadan, ölümü göze almadan bunlardan söz edemezdi. İşte biz bu gerçeklerden dolayı Önder Apo’nun ilk çıkışının fedaine bir çıkış olduğunu belirtiyoruz. Çünkü böyle bir şeye cesaret etmek başlı başına büyük bir fedakârlık ve fedaice bir duruş anlamına gelmektedir.

SİLAHLI MÜCADELE TERCİH DEĞİL, ZORUNLULUKTU

O dönemin halet-i ruhiyesi ve somut koşulları böyleyken, PKK de oluşum ve kuruluş sürecine kalkışmışken varlığını sürdürebilmesinin, inandığı felsefeyi, ideolojik gerçekliği ve düşünce sistemini savunabilmesinin yolunun ancak ve ancak öz savunmasını yapmaktan geçtiği açıktı. Bu gerçeklik grubun yaptığı en başat tespitti. Bu açıdan PKK’nin silahlı mücadeleyi seçmesi bir tercih değil, zorunluluktur. Zaten PKK gibi bir düşünce sisteminin, Türkiye’nin veya Kürdistan’ın genelindeki koşullarda silahlı olarak kendini savunmayı esas almadan varlığını sürdürebilmesi mümkün değildi. Büyük bir ideolojik, felsefik gerçeklik olan ve toplumsallaştırmayı büyük bir hedef olarak önüne koyan PKK’nin silahlı mücadelede karar kılmasının birinci nedeni karşı karşıya olduğu sömürgeci soykırımcı devletin belirttiğim bu karakteridir. Onun her şeyi şiddetle ortadan kaldırmaya çalışan, hiçbir özgür düşünceye tahammül etmeyen, kendinden başkasına yaşam hakkı tanımayan, özellikle de Kürt ve Kürdistan adına olan hiçbir değeri tanımayan devlet anlayışıdır.

ORTADOĞU GERÇEKLİĞİNDE GÜÇ GEREKSİNİM

Daha başlangıçta öz savunmayla yola çıkmanın diğer nedeni de mevcut Ortadoğu gerçekliğidir. Ortadoğu’da egemenler eliyle oluşturulan suni ulus devletlerin, onların uyduruk rejimlerinin dayandığı temel olgu baskı ve şiddettir. Ortadoğu’daki mevcut devletler sistemi, tarihin doğal akışı içerisinde oluşmuş, gelişmiş sistemler değildir. Bir proje olarak geliştirilmiş, dışarıdan dayatılmış rejimler olduğu ve mevcut şekillenmenin bu temelde geliştiği bilinmektedir. Böylesi bir ortamda ancak gücü olan konuşabiliyor. Gücün yoksa sözünün pek bir değeri de yoktur. Bir toplum için çoktan yok edilme kararı alınmış, bunun üzerinden 70-80 yıl geçmiş, bu süreçte birçok kez başkaldırmış ama başı kesilmiş ve 4 parçaya bölünmüş Kürdistan gibi bir gerçeklik ile Ortadoğu gerçekliği yan yana getirildiğinde bu topraklarda kendini güç haline getirebilmek için, varlığını sürdürebilmek için ve siyaset yürütebilmek için öz savunmaya sahip olmak kesin bir gerekliliktir. Bu anlamda öz savunmasız olmak aslında var olmamakla aynı anlamdadır.

MEŞRU SAVUNMA HAKİKATİ

Öz savunma kuşkusuz meşru savunmaya dayanan bir hakikati ifade eder. Bu hakikat aynı zamanda tüm canlılar, toplumlar ve kültürler için geçerlidir. Bu yüzden toplumların kendi gerçekliklerini, varlıklarını ve değerlerini her biçimde savunmaları en meşru haklarıdır. Bu hak Birleşmiş Milletler’in temel yasalarında da mevcuttur. İşte PKK de herkesin en meşru hak olarak kabul ettiği bu çerçevede tümüyle yok edilme cenderesine alınmış bir halkı temsil eden düşünce gücü, onun öncü parti hakikati olarak meşru savunma çizgisi çerçevesinde öz savunmasını geliştirmeye karar vermiştir. Ve bu karar temelinde de Kürdistan’da özgürlük mücadelesinin yürütülmesinde silahlı mücadeleyi temel bir savunma ve mücadele aracı olarak kabul etmiştir.

DEVLET BAŞLANGIÇTA YÖNELDİ

PKK Hilvan-Siverek Direnişi esnasında kuruldu. Bunun PKK üzerindeki etkisi ne oldu, böyle bir ortamda neden partileşmeye ve silahlı mücadeleye ihtiyaç duyuldu?

Apocu grup henüz ideolojik faaliyet aşamasındayken Türk istihbarat güçlerinin dikkatini çekmiş ve devletin yakın takibine alınmıştı. Bu temelde Özel Harp Dairesi ve kontrgerilla devreye konularak bu grubun liderliğinin ortadan kaldırılmasına yöneldiler. Bunun için grup öncülerinin peşine düşülmüş fakat Önder Apo’ya ulaşamamışlardı. Onun yerine grup içinde yardımcısı konumunda olan Haki Karer yoldaşın Antep’te olduğunu tespit ederek Düztepe Mahallesi’nde bir kahvehanenin içinde tartışma halindeyken 18 Mayıs 1977’de şehit ettiler. Bu kontrgerilla saldırısıyla sömürgeci soykırımcı Türk devletinin gruba karşı amansız davranacağı, grubu tasfiye etmede her türden komplo ve entrika yöntemlerini kullanacağı daha net açığa çıktı.

Haki yoldaşın katledilmesinden hemen sonra Önder Apo’nun geleceği bir eve faşistlerin öldürülmesinde kullanılmış kirli silahları koyarak orada silahlarla birlikte yakalayarak ömür boyu cezaevine koyma planı yaptılar. Önderliğimizin duyarlı davranması ve tedbir alması sonucunda bu komplo boşa çıkarılmıştır. Bu yönelimlerle aslında devletin grubu hissettiği, ajanları yoluyla kontrol edemeyeceğini anladığı ve ortadan kaldırma kararını verdiği net bir biçimde görülüyor. Kaldı ki o zaman grubun daha yazılı bir belgesi, resmi bir adı bile yoktur. Sadece Kürdistan’ın özgürlüğünden, bağımsızlığından bahsederek bir grup faaliyeti yürütme durumu hakkındaki bilgilere dayanarak katletme ve yok etme kararını almışlardır. Salt bu yönelim bile ne kadar acımasız ve vahşi bir sömürgecilikle karşı karşıya olduğumuzu anlamak mümkündür. Tabi grup da o zaman yavaş yavaş Kürdistan’a kayma sürecindedir.

PKK’NİN KURULUŞUNA GİDİLMESİ

Haki Karer şehit olduğunda “artık kan da döküldü, bu yoldan geriye dönülemez. Ya teslimiyetçi bir çizgi esas alınacak, herhangi bir grup gibi sömürgeciliğin dayattığını kabul eden, onun kırıntılarından yararlanmayı önüne koyan sıradan bir grup haline gelinecek ya da Kürdistan’ın özgürlük mücadelesini yükselten bir hareket haline gelinecek. Yok olmanın eşiğinde olan bir halkı kurtarmanın tek yolu direnmektir. Bu yok oluşun önüne geçmek ancak direnerek mümkün olabilir” denildi ve bu temelde bir kararlaşmaya gidildi. Yani ulusal olarak var olma kararı, bunun için direnme kararı ve buna öncülük edecek olan partileşmeyi gerçekleştirme kararı temelinde PKK’nin kuruluşuna gidilmiştir.

HALİL ÇAVGUN’UN ŞEHİT EDİLMESİ

Önderliğimiz ulaştığı bu karar temelinde Haki yoldaş anısına aynı yılın son baharında Parti Programı’nı kaleme almıştır. Bu süreçte aynı zamanda grubun Kürdistan’da yerleşim alanlarına dağılma, her yerde ideolojik faaliyet çerçevesinde eğitim ve örgütlemeler yapma, propaganda yürütme faaliyetleri vardı. Bu çalışmalar düşmanı çok rahatsız ediyordu. Haki Karer arkadaşın şehadetinin yıl dönümünde kıt kanaat imkanlarla zar zor bir biçimde Haki Karer arkadaşı anma afişleri teksir makinesiyle çoğaltıldı, değişik yerlerde geceleyin ve gizli bir biçimde duvarlara yapıştırıldı. Bunu Hilvan’da gören düşman çirkefçe davranışlarda bulundu ve o resimlere insan pisliği sürerek hakaretler yaptı. O zaman orada sorumlu olan Halil Çavgun arkadaş kendisinin eğitip örgütlediği ve daha çok ortaokul ile liseli gençlikten oluşan bir grup arkadaşla beraber bir okulda bu konu hakkında tartışma halindeyken baskına uğradı. Halil Çavgun arkadaş bu baskın sırasında şehit edildi.

ARTIK TEK YOL SİLAHLI SAVUNMAYDI

Bu saldırı feodal komprador bir aşiret yapısının, polisin ve MHP faşistlerinin ortak saldırısıydı. Bu olayla görüldü ki sömürgeci soykırımcı Türk devleti artık Apocu gruba karşı bütün imkanlarını, yani “beşinci kol” sayabileceğimiz tüm gücünü devreye koymuştur. Mesela tüm işbirlikçi feodal kompradorlar “Apocular benim mıntıkama giremez” diye tavır almaya başladılar. MHP’liler aktifleştirilerek her yerde harekete geçirildi. Polis teşkilatı takip ve yakalama amacıyla yoğunca devreye sokuldu. Yine o zaman yönlendirebildikleri, etki altına aldıkları değişik çevreleri de harekete geçirerek sosyal şoven yapıları ve reformist işbirlikçi Kürt çizgisinin hepsini Apocu grup faaliyetine karşı saldırıya soktular. Öyle bir ortamda Apocu grubun kendini savunabilmesinin tek yolu vardı; o da öz güce dayalı, öz savunma amaçlı silahlı savunmaydı.

PKK’NİN KURULUŞ KONGRESİ

Hilvan Direniş mücadelesinin bu çerçevede yükseldiği bir ortamda PKK’nin Kuruluş Kongresi gerçekleşti. Hatta Hilvan’daki direniş o zaman önemli bir aşamada olduğu için oranın sorumluluğunu yürüten Mehmet Karasungur yoldaş bu nedenden dolayı Kuruluş Kongresi’ne katılamamıştır. Bu koşullar ortamında Lice’nin Fis köyünde yürütülen tartışmalar tarihi niteliktedir. Bu tartışmalar temelinde alınan partileşme kararı Kürdistan halkının varlık savaşında ve özgürlük mücadelesi tarihinde önemli bir dönüm noktası olmuştur. Partileşme kararı aynı zamanda ulusal direnişe geçme kararı da olduğu için Kürdistan’da yeni bir dönemi başlatmıştır.

Kuşkusuz PKK olarak partileşmek büyük bir direniş ve emsalsiz fedakarlıklarla tarihe mal edilmiş bir gerçekliktir. Bu halkın öz evlatları hem zindanlarda hem dağlarda hem de sokaklarda büyük bir inanç, irade, kararlılık ve cesaretle fedaice yürüttüğü bu mücadelede kahramanlık destanları yarattı. Adeta tarih yeniden yazıldı. Kuşkusuz bu sürecin kapsamı büyük, etkisi geniş ve değiştirici gücü yüksektir. Ve bu süreci başlatan 27 Kasım 1978 günü de çok anlamlı büyük bir gündür. Bu vesileyle bir kez daha bu anlamlı günün tarihi bir gün olmasına yol açan ve bu kahramanlık tarihinin yazılmasını sağlayan büyük emek sahibi Önder Apo’nun, partimiz PKK’nin 41. yıl dönümünü ve Parti Bayramı’nı kutluyorum. Yine tüm yoldaşların ve mücadele eden tüm emekçilerin, yurtsever halkımızın, bölge halklarının ve dostlarımızın yıl dönümlerini, Parti Bayramlarını kutluyorum. Bu şerefli yolda gözünü kırpmadan canını feda eden bütün kahramanları Haki Karer yoldaş şahsında büyük bir saygı ve minnetle anıyorum. Onlara verdiğimiz sözü bu vesileyle bir kez daha tekrarlıyorum.

HİLVAN DİRENİŞİ GÜÇLÜ BİR ZEMİNDİ

Hilvan Direnişi parti kuruluş sürecinde hiç kuşkusuz önemli bir harç görevi görmüş ve güçlü bir zemin sunmuştur. Kuruluşun şekillenmesinde bu direnişin önemli bir etkisinin olduğunu söylemek mümkündür. Zaten dikkat edilirse direnişle birlikte süreç adım adım gelişiyor, gerçeklik netleşiyor, açığa çıkıyor ve bir kararlaşmaya ulaşıyor. Aslında grubun ilk çıkışından partileşmeye kadar olan süreç bunu bize net bir biçimde gösteriyor. Yani grubun iddiasında ciddi olması ve gerçekten de gözünü özgürlüğe dikmiş olması çok önemli bir husustur. Zaten düşmanı en çok ürküten de budur. Yoksa o zaman başka gruplar da vardı. Fakat düşman Apocu gruba yöneldiği gibi hiçbirine yönelmedi.

Neden?

Çünkü sistemin içinde yer alarak egemenlerden hak dileyen, taleplerde bulunan bu tür grupların bir devrim gücü haline gelemeyeceği ve önemli bir sonuç yaratamayacağı zaten belli olduğu için düşman onları avucuna alarak, denetimde tutarak sadece izliyor ve üzerlerine fazla gitmiyordu. Şimdi bu gruplardan bazıları hala, “biz Kürdistan’da siyaset yapmak istiyorken PKK çıkıp silah kullandı, Türk devleti ve ordusuyla çatıştı, siyaset yapmanın ortamı kalmadı ve bu yüzden biz de gelişip büyüyemedik. Çünkü PKK önümüzü kesti. Bizim bu durumumuzdan PKK sorumludur” diyebiliyor. Bu, en hafif deyimle çok vicdansızca bir biçimde gerçekleri tersyüz etme durumudur. Bir kere sen o zaman “Kürdistan” bile diyemiyordun. Adını bile zikredemediğin bir ülke adına celladından merhamet dilenerek siyaset yapmanın koşulları var mıydı? Kürdistan o zaman bir canavarın ağzındaki lokma gibiydi ve yutulmak üzereydi. Bu koşullarda Kürdistan’da siyaset yapıyorum adı altında düzen içerisinde yer almak, onun memurluğunu yapmak, avukatlık vb. şeylerle uğraşmak ve sadece bazı şeyleri gizliden gizliye kendi içinde dillendirmek Kürdistan’ı kurtaramazdı. Sadece Kürdistan gerçekliğinin ölümünün yolunu açmaya yarardı o kadar. Başka hiçbir sonuç alamazdı.

Karşındaki ceberut ve zalim güç Kürdistan’da on yıllarca her türlü şiddeti uygulayarak bir sonuç elde etmiş. Kürt toplumunu ortadan kaldırdığını iddia ediyor ve bunu şu veya bu biçimde tüm uluslararası çevrelere de kabul ettirmiş. Hal böyleyken Kürdistan’ı hiç sana yedirir mi? Yok, ben siyasetle federasyon isteyeceğim diyorsun. Kim seni dinler, kim sana konuşma hakkı verir? Kaldı ki bu çok uzun sürmedi, 12 Eylül cuntası geldi ve hepsini topladı. Bu kafadaki çevreler için diyeceğim odur ki, eğer direnseydiniz belki o zaman güç olabilirdiniz ama zindanda da sistemin suyuna göre gitmekle, düzeni laçkalaştırıyoruz adı altında düşmana teslim olmakla elbette ki güç olunamaz ve nitekim olamadılar da.

PKK’nin silahlı mücadelesinin siyaset yapmayı engellediği iddiaları temelsiz iddialardır. Gücün, iraden, öz savunman olmadı mı tek bir söz dahi söyleyemezsin. Bu gerçeklik o zaman da açıkça ortadaydı fakat şimdi çok daha net bir biçimde açığa çıkmıştır. Sömürgeci soykırımcı bu vahşi zihniyet karşısında sen kendini savunmadan, öz savunma sistemini geliştirmeden asla güç olamazsın ve özgürlük mücadelesinin güçlenmesinden söz bile edemezsin. Daha işin en başındayken kontrgerilla saldırısıyla karşı karşıya kalma gerçeği, önce Haki Karer yoldaşın ve sonra da Halil Çavgun arkadaşın yaşanan şehadetleri bunun en somut kanıtıdır.

SÖZÜYLE PRATİĞİNİN BİR OLMASI

Apocu hareketi diğer gruplardan ayıran ve bugünlere kadar gelmesine yol açan belirgin farkı nedir?

Daha ilk başlangıçta diğer gruplardan farkı; sözüyle pratiğinin bir olması, söylediği her sözde ciddi ve samimi olmasıdır. Bu sözünü zindanda, dağda ve her yerde takip etmesidir. Apoculuğun temel ilkelerinden birisi de konuştuğun kadar yapmak, yaptığın kadar konuşmaktır. Fikrin, zikrin ve eylemin bir olmasıdır. Düşman daha ilk başta Apocularda bu ciddiyet ve kararlılığı gördüğü için bu kadar vahşice yöneldi. Birilerine bu şekilde yönelmemişse ciddi görmediği içindir. Yani adam Ankara’ya, İstanbul’a dairesini kurmuş, sisteme kapak atmış ve güya Kürtçülük yapıyor. Onu kim dinler ki? Her şeyini bırakıp yalnızca bir yorganı sırtına alarak Kürdistan toplumunun içine dalanlardan düşman korkar. O zaman Apocu grupta kimsede silah falan da yoktu. Grubu yok etmek için silahlı kontrgerilla timleri Apocu avına çıktılar, bunun için bütün feodal kompradorları harekete geçirdiler ve bütün faşistleri yoğunca devreye koydular.

ÖZ SAVUNMA OLMADAN GÜÇ OLUNAMAZ

Artık kesin kanıtlanmış olan yalın gerçeklik şudur: Kürdistan ve Ortadoğu şartlarında öz savunma sistemi olmadan hiçbir güç varlık gösteremez. Hiçbir özgürlük hareketi gelişme gösteremez ve kendini koruyamaz. Eğer bugün bazıları varsa, sistem onlara müsamaha gösteriyorsa bu, PKK ile Türk devleti arasındaki savaşın ortaya çıkardığı denge durumundan kaynaklıdır. Bu denge durumundan yararlanıyorlar ve ancak bu şekilde varlık gösterebiliyorlar. Hatta devlet onlara izin bile veriyor. Mesela Türkiye’ye gelmelerine müsaade etti. Neden? Onlar üzerinde farklı hesapları olduğu içindir. Eğer şimdi biraz varlık gösterebiliyor, konuşabiliyorlarsa bu kendi maharetleri sonucu olmamıştır. PKK’nin mücadeleyle ortaya çıkardığı denge durumundan dolayı düşmanın geliştirmek zorunda kaldığı siyasetinin sonucunda söz konusu olabildi. Bu konudaki gerçekler şimdi çok daha netleşmiş bulunuyor.

GERİLLALAŞMA SÜRECİNE DOĞRU

Gerillalaşma süreci HRK ile başlayarak ARGK ile derinleşti. Kürdistan’da gerilla mücadele tarzı nasıl gelişti, bunu gerçekleştirirken ne gibi engel ve zorluklarla karşılaştınız, o süreçte Kürt halkı gerillayı nasıl karşıladı?

Öncelikle şunu belirtmek ve altını çizmek gerekir ki; Kürdistan gibi bir ülkede, hele hele 12 Eylül faşizminin bütün Kürdistan sathını ve hatta Türkiye’yi açık bir cezaevine dönüştürmüş olduğu bir ortamda gerilla savaşını yürütebilmek öyle sıradan ve kolay bir iş değildir. Bunun birçok zorlukları oldu, çetin süreçlerden geçildi. Kürdistan’da gerillalaşmaya doğru giden yolun en önemli ve stratejik kilometre taşlarından biri Önder Apo’nun dahiyane yaklaşımı ve derin öngörüsü sayesinde 12 Eylül faşist cuntasının ayak seslerini önceden duyması ve bu temelde parti adına geri çekilme kararını resmileştirmesi, az sayıda da olsa belli bir kadro gücünü Filistin ve Lübnan sahasına çekmesidir. O sahada iki yıl boyunca sürdürülen yoğunlaşma, sağlanan ideolojik, politik ve askeri derinleşme olmadan Kürdistan’da sıfırdan başlatılan bir gerilla hareketini geliştirmek mümkün olamazdı.

Olaylara olgulara dışından ve uzaktan bakmak farklıdır, içine girip birebir yapmak farklıdır. Ütopyalar her zaman için güzel şeylerdir fakat gerçeğe dönüştürme aşamasına geçiş yapmak çok büyük emek ve çaba isteyen, büyük zorluklarla yüz yüze kalınan; bunun için güçlü bir iradeye, kararlılığa, ısrar ve iddiaya sahip olmayı gerektiren meşakkatli bir olaydır. Yani ütopyaları hayata geçirmek, onun pratiğini yapmak öyle kolay ve basit bir şey değildir. O zamanlar 1960 gençlik hareketinin herkesi etkisi altına alan dalgası, Che Guevera’nın gerillacılık deneyiminin yarattığı heyecan, Vietnam Devrimi’nin dünyada yarattığı yankı gerillacılığa karşı sempati ve ilgiyi arttırıyordu. Gerillalaşmanın özgürlüğe giden en etkili mücadele yolu olduğu aşikardı. Bu, Kürdistan’da nasıl geliştirilecekti? Kürdistan’da ne gerilla deneyimi vardı ne de geleneği.

Bir de sadece Kürdistan’da değil, Ortadoğu bölgesinin genelinde gerilla hareketi ve geleneği yoktu. Filistin’de gerilla vardı ama arazisi dar olduğu için orada gerillayı uygulama zemini yoktu. Daha çok “fedai” olarak tabir edilen bir askeri direniş durumu vardı. Kürdistan’da pêşmergeciliğin olduğu doğrudur ama o gerilla değildir, daha farklı bir şeydir. Bir yerlere, başka bir güce dayanma ihtiyacı duyan bir formata sahiptir. Gerilla sadece ve sadece kendi öz gücüne dayanmayı, kendi ayakları üzerinde durmayı ve var olan az imkandan büyük sonuçlar çıkarmayı gerektiren büyük bir irade olayıdır. Aslında bir yetenektir, maharettir. Bunu gerçekleştirmek için öncelikle kendine güvenmek, kendi gücüne dayanmak, ümidi bitmiş ve kırılmayı yaşamış topluma umut olmak, halka umut ve inanç aşılamak, böylece toplumun gerilla yöntemiyle özgürleşebileceğini ona pratikte göstermek gerekiyordu.

GERİLLALAŞMADA ÖNCÜ KADRONUN ROLÜ

Bu açıdan öncelikle gerillayı yürütecek öncü kadronun duruşu, cesareti, yeteneği ve çok yönlülüğü olmadan bunlar yaratılamazdı. 1980’lerdeki gerillalaşma sürecinin çok büyük zorluklarla, imkansızlıklarla, iç ve dış engellerle boğuşa boğuşa gerçekleşen bir olay olduğunu mücadele tarihimizi okuyan herkes bilir. Çok sayıda kahramanın en önde yürüyüp kendini feda ederek destanlar yaratmasıyla Kürdistan’da gerillacılığın önü açıldı. Bu yüzden hep “Agitler, Bedranlar, Erdallar, Ramazanlar…” diyor ve daha nicelerinin isimlerini zikrederek saygı ve minnetle anıyoruz. Bu kahraman ve yiğit komutanlar, duruşlarıyla gerillacılığın sembolü ve mihenk taşı haline gelerek, Kürdistan’ın özgürlüğüne giden kurtuluş yolunun örülmesinin en fedakâr işçiliğini yaptı.

ÖNCE HRK İLE BAŞLANDI

Kürdistan’daki mevcut durum bu olduğu için başta silahlı propaganda birlikleri yani HRK (Hêzên Rizgariya Kurdistan) olarak gerilla mücadelesine başlandı. Fakat işlerin çok ciddiye bindiği 15 Ağustos Hamlesi’nden sonra yola devam edebilmek için ya daha üst zirvede ordulaşmak gerektiği ya da tasfiye olunma durumuyla karşı karşıya gelineceği görüldü. Yani kritik süreç sadece cuntanın gelişiyle yaşanmadı. Sonrasındaki süreçlerin de her birinin ayrı bir tehlikesi, zorluğu vardı. Önderliğimizin, Hareketimizin o hamleyi birçok açıdan ele alan kapsamlı değerlendirmeleri vardır.

ASLINDA KÜRDİSTAN TOPLUMUNA DA ÇAĞRIYDI

1984’teki şanlı 15 Ağustos Hamlesi’nin yarattığı o büyük yankı aslında Kürdistan toplumuna yapılmış bir çağrıydı. Fakat atılan o büyük ve cesaretli adımın ardından gerillalaşmada yaşanan sorunlar, kendisini dayatan ürkeklik, sağ savunma anlayışı, gerillalaşmanın zamanında ve gerektiği gibi bütün boyutlarıyla uygulanmaması nedenlerinden dolayı 1985’in sonuna ve 1986’ya doğru gelindiğinde neredeyse tasfiye olmakla yüz yüze kalındı. Agit arkadaşın çok talihsiz ve zamansız gerçekleşen şehadeti bunun işaretini veriyordu.

ARGK VE TOPLUMUN SAHİPLENMESİ

Önder Apo, bu sürece PKK’nin 3. Kongresi’ni gerçekleştirerek müdahale etti. 3. Kongre’de Önderliğin “burada çözümlenen an değil tarih, kişi değil toplumdur” belirlemesi temelinde geliştirdiği o tarihi çözümlemeleri ve eleştirileri, yine gerçekleşen büyük ideolojik, felsefik açılım ile hem yukarıda sözünü ettiğimiz anlayış ve duruşların aşılmasına yol açtı hem de şehitlere bağlılık temelinde gerillalaşmanın büyütülmesi, daha etkili hale getirilmesi kararına ulaştırdı. Agitlerin anısının yaşatılması için ARGK’nin (Artêşa Rizgariya Gelê Kurdistan) kurulması, gerillanın Kürdistan’ın her tarafına yayılması ve bu temelde gerillada yeni bir hamlesel sürecin başlatılmasıyla adına Diriliş Devrimi dediğimiz PKK’nin toplumsallaşması ve Kürdistan halkının ayağa kalkış süreci gelişti. Gerilla ayakları üzerinde durmayı ancak böyle başardı. Bunu gören toplumun da gerillanın gerçekten de bir kurtuluş gücü olduğunu görmesi ve sahiplenmesi süreci gelişti. 1990’lara geldiğimizde yaşanan durum budur. Bizim buna Diriliş Devrimi dememizin nedeni de budur.

1993’TEKİ ATEŞKES

Kürt halkı için silahlı mücadelenin öneminden ve gereğinden söz ettiniz. Her şeyin silahlı mücadeleyle çözülmesi mümkün müdür?

Sorun, sadece silahla iş yapma, silahla yol alma ve silahla sonuca gitme sorunu değildir. Asıl sorun toplumu ayağa kaldırmak, örgütlemek ve iradi bir güç haline, mücadele eder pozisyona getirme sorunudur. Hangi yol-yöntem buna götürecekse en doğru ve devrimci yöntem odur. Bu biçimiyle aslında 1990’lara gelindiğinde artık silahlı mücadele, öz savunma oynaması gereken rolü oynamıştı. Bu yüzden Önderliğimiz 1993’te ateşkes ilan etti. Bu çok samimi bir durumdu, çünkü üstü örtülmek istenen, yok sayılmak istenen ve inkâr edilen Kürt sorunu açığa çıkarılmıştı. Artık politik olarak çözmek gerekiyordu. Biz, işte bu yüzden ateşkes süreci olan 1993’ü yeni bir dönemin başlangıcı olarak değerlendiriyoruz. Önce partileşme aşaması, sonra da savaşımla Kürt sorununu açığa çıkarma aşaması 1990’lar itibariyle aslında başarılmıştı. Belki de dünyada eşine ender rastlanır tarzdaki bir düşman olan sömürgeci soykırımcı Türk devlet zihniyetinin inkâr, imha ve soykırım politikasında ısrar etmesi, bunu süreklileştirmesi neticesinde Kürdistan özgürlük savaşı devam etti, daha da büyüdü ve bugüne kadar geldi.

DEVLET ÇÖZÜM DEĞİL, TASFİYE İSTEDİ

1993’ten sonra da hareketinizin geliştirdiği birçok ateşkesler oldu, bunlar sonuç alabildi mi, uzun bir ateşkesten sonra gerillanın 1 Haziran 2004 Hamlesi Kürdistan’daki gerilla mücadelesini nasıl bir aşamaya getirdi?

Önderliğimiz komployla esir düşmeden önce 1 Eylül 1998’de ateşkes ilan etti ve esir düştükten sonra da bunu derinleştirdi. Biz 1999-2004 yılları arasında 5 yıl boyunca tek bir mermi dahi atmamak üzere demokratik anayasal çözüm için çok yönlü çabalar sergiledik. Önderliğimiz bunun için defalarca deklarasyonlar yayınladı, çabalar sergiledi. Anlaşıldı ki devletin politikası, özellikle de AKP’nin iş başına getirilmesiyle birlikte Kürt sorununu herhangi bir biçimde çözme temelinde değildir. Sadece inkâr ve imha siyaseti temelinde tasfiye etmektir.

İşte bu noktada “PKK silah kullanmayla şöyle etti, böyle etti” diyenlere yine bir mesaj olarak şunu belirtmek gerekiyor; PKK 5 yıl boyunca bir tek mermi dahi atmadı ama devletin yapmaya çalıştığı sadece bizi tasfiye etmekti. Çeşitli entrikalarla sorunu sürece yaymak ve fırsatını bulduğunda ise askeri yönelimle imha etmekti.

1 HAZİRAN HAMLESİ ZORUNLULUKTU

Devletin bu niyeti ve zihniyet yapısı görüldüğü için 1 Haziran Hamlesi zorunlu olarak gündeme geldi. 1 Haziran Hamlesi de tıpkı başlangıçtaki gibi bir tercih değil, zorunluluktu. 1 Haziran Hamlesi aslında çok şiddetli bir savaş ilanından ziyade devleti uyarma niteliğindeki bir çıkıştır. Yani “siz bu sorunu siyasal yöntemlerle çözmezseniz, biz de kendimizi savunabiliriz. Kürdistan özgürlük gerillası olan HPG olarak bizi yok edemezsiniz. Bakın işte, yok etme saldırılarınıza karşı cevap veriyoruz ve kendimizi aktif savunuyoruz” anlamındaki bir uyarıydı. Zaten 1 Haziran sürecine aktif savunma süreci denildi. Gerçekten de sürecin geliştirilmesi daha çok aktif bir savunma biçimindeydi ama devlet tarafından buna da olumlu yaklaşım gösterilmedi. Bunun karşısında devlet giderek daha imhacı oldu, türlü türlü yöntemlerle soykırım siyasetini yenileme peşine düştü, Tamil tarzı imhayla ve daha farklı senaryolarla Kürdistan Özgürlük Hareketi’ni tasfiye amacından vazgeçmeyen bir yaklaşımda oldu.

Burada gördük ki, aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin zihniyetinde Kürt sorununu siyasetle, diyalog yöntemiyle çözme gibi bir şey yoktur. Tabi burada Turgut Özal’ı tenzih etmek gerekiyor, çünkü onun gerçekten de birtakım çabaları vardı fakat o da ancak kısa süreli oldu. Zira bundan dolayı öldürüldü, halen de nasıl öldürüldüğü netleşmiş değil. Eşref Bitlis gibi Turgut Özal ile aynı yaklaşıma sahip olanlar, bilinmeyen bir biçimde tasfiye edildi. Yani devlet kendi içinde bir tasfiyeyi geliştirerek yeniden imhacı karakterdeki bir kliği, işte o bilinen Tansu Çiller, Doğan Güreş, Mehmet Ağar ve Süleyman Demirel dörtlüsünü iş başına getirdi. O biçimde 1990’larda daha kapsamlı bir savaş yürütülerek sonuç alınmak istendi. Bu çerçevedeki saldırılardan sonra komplo süreci dayatıldı. Turgut Özal’ın o kısa süreli çözüm yanlısı politikası dışında Türk devletinin her dönemdeki ateşkeslere yaklaşımı özel savaş konsepti çerçevesinde olmuştur.

HEP İMHACI, KOMPLOCU VE YALANCI

Son yıllarda gerçekleşen hem 3 yıl boyunca süren Oslo tartışmalarına, hem 2,5 yıl boyunca süren İmralı tartışmalarına devletin yaklaşımı hep bu temelde olmuştur. “Sürece yayayım, zayıflatayım ve imha edeyim” mantığıyla hareket etmiştir. Bu devlet Kürt halkına, Kürt sorununa hiçbir zaman samimi yaklaşmamıştır. Her zaman entrikacı, komplocu ve yalancı bir biçimde yaklaşmıştır. O yüzden Seyid Rıza’nın son sözleri tarihi olduğu kadar Türk devlet yapısını en çarpıcı biçimde ifade eden veciz sözlerdir. “Sizin yalanlarınızla, entrikalarınızla, oyunlarınızla baş edemedik, bu bize dert oldu. Ama biz de size boyun eğmedik, bu da size dert olsun” sözü gerçekten de çok tarihi bir sözdür. Biz şimdi, Seyid Rızaların torunları olarak bunu bir kez daha görüyor ve yaşıyoruz. Şimdi Kürdistan Özgürlük Mücadelesinin Önder Apo gibi bir Önderliği, Apocu ideolojisi, paradigması ve 40 yılı aşan mücadele gerçeği var. O yüzden herhangi bir biçimde kandırılma veya tuzağa düşürülmesi söz konusu olamayacaktır. Onların entrikalarına cevap verebilecek bir Özgürlük Hareketi ve onun hakikati vardır.

GERİLLA MÜCADELESİNİN ETKİLERİ

Gerilla mücadelesi Kürdistan’ın diğer parçalarına yayıldı ve bununla birlikte Ortadoğu halkları için bir ilham kaynağı haline geldi. Bunun ardında yatan ve Ortadoğu toplumunu harekete geçiren etken nedir?

PKK’nin yürüttüğü özgürlük mücadelesi, 15 Ağustos Hamlesi sadece Kuzey Kürdistan için değil, Kürdistan’ın tüm parçaları için önemli bir rol oynamıştır. Kuzey Kürdistan hem coğrafik olarak hem de nüfus olarak hemen hemen Kürdistan’ın yarısıdır. Eğer Kuzey’de böyle büyük bir tarihsel çıkış olmasaydı Kürt toplumunun genelde kendini toparlaması çok zor olurdu. Kuzey’in fiziki ve beyaz soykırımla başkalaşıma uğratılarak yok edilmesi Kürdistan’ın diğer parçaları üzerinde de çok önemli ve olumsuz etkiler yaratırdı. Bu da Kürdistan’ın yok oluşa doğru gitmesine yol açardı. Partimizin büyük bir fedai ruh ve bilinçle direnişi geliştirmesi, en önemlisi de Kürt toplumunun Önder Apo’nun çağdaş bakış açısıyla kendisini sorgulaması, yargılaması ve yenilemesi, kendinden vazgeçmiş, umudu kırılmış bir halk yerine kendisi için savaşan, direnen bir halk haline gelmiştir. Kürt halkının bu temelde ayağa kalkması ve Ortadoğu’daki halklara umut aşılaması sadece kendisi için değil tüm bölge için çok önemli bir devrimsel kazanım ve yükseliştir.

Tabi bu gelişmeler öncelikle Kürdistan’ın diğer parçalarını etkiledi. Özellikle 1988’de Halepçe’de yaşanan kimyasal soykırım saldırısı altında hem Güney’de pêşmerge faaliyetinin durdurulmuş olması hem de Doğu Kürdistan’da pêşmerge faaliyetinin zayıflamasına karşın Kuzey’de gerillanın yükselişi çok önemli bir ulusal mesaj oldu. Hatta bu konuda rahmetli Mam Celal’in sarf ettiği sözler vardı. “Merkezi Kürdistan’da yükselen gerilla hepimizin yüreğini soğutuyor, ümidimizi tazeliyor” diyordu. Bunu tüm örgütlerin hazır olduğu birkaç toplantıda ifade ettiğini biliyoruz. O süreçte PKK gerillasının Kuzey Kürdistan’da yükselttiği direniş, Gabar, Cudi ve Zagros dağlarında yankılanan gerilla eylemlerinin, tüm Kürdistan’ı etkisi altına aldığı tartışılamaz bir gerçekti. Nitekim PKK’nin Kuzey’de toplumsallaşması ve yeni bir aşama kazanmasıyla birlikte bu etki daha da büyümüştür. Bir bütünen Kürdistan’ın tümünde ulusal birlik ruhunun yükselişini beraberinde getirmiştir. Dört parçanın birbirini yakından tanıması, bir bütün olduklarını pratikte algılıyor olmasının, bu gerilla mücadelesinin katkısıyla oluştuğunu hiç kimse göz ardı edemez.

DEVRİM İÇİNDE DEVRİM

Kürdistan’da ulusallaşma ve ulusal birlik ruhunun gelişmesi, yine düşman saldırılarından kaynaklı her türlü kırılmaların aşılarak toplumsal canlanmanın yaratılması, hele hele özellikle de Önder Apo’nun 2000’li yıllardan itibaren geliştirdiği kadın özgürlüğüne dayalı demokratik ekolojik paradigması ve bu paradigmanın Kürdistan toplumunda karşılık bulması, Kürt kadının toplum içinde hamlesel bir çıkışı gerçekleştirmesi, ardından bunun giderek sadece Kürdistan’la sınırlı kalmayıp tüm Ortadoğu halklarına hitap eder düzeye gelmesi, başlı başına yeni bir durumdur. Aslında devrim içinde devrimdir.

Önder APO, 1972’nin sonlarında Mamak Askeri Cezaevi’nden çıktığında kendisine verilen bir adres üzerine Ankara’da bir öğrenci evine gider. Gittiği bu evde Karadenizli dürüst, temiz ve enternasyonal iki devrimcinin evinde kalması ve burada bu iki yoldaşla yani Haki Karer ve Kemal Pir ile yürüttüğü tartışma, yoğunlaşma, bu hareketin ideolojik mayasını oluşturmuştur. Daha o gün “Kürdistan devrimi, Türkiye devrimidir ve bu aynı zamanda Ortadoğu devrimine yol açacaktır” tespiti yapılmıştır. Bunun için o büyük Türkiyeli devrimci yoldaşlar da kendilerini bu hareketin birer parçası olarak görmüşlerdir. Kürdistan eksenli devrimin bir bölge devrimine dönüşmeye aday bir devrim olarak yola çıkma inanç ve kararlılığı söz konusudur. Bugün bu hakikat giderek bir gerçeğe dönüşüyor ve ete kemiğe bürünüyor. İşte bugün Rojava’daki Kürt, Arap, Asuri-Süryani ve diğer halklarla birlikte geliştirilen yeni sistem ve bu sistemin giderek dünyada ilgi görmesi bunun somut bir sonucudur.

3. DÜNYA SAVAŞI VE ÖZ SAVUNMA

PKK’nin resmen kurulmadan önce öz savunma üzerine yaptığı belirlemelere ve 41 yıldır yürütülen mücadele çerçevesinde baktığımızda 3. Dünya Savaşı’nın yaşandığı günümüz dünyasında öz savunmanın yeri nedir?

Ortadoğu’nun 3. Dünya Savaşı’nda merkezi bir rol oynaması, savaşın burada yürütülüyor olması ve tabii ki bugün Ortadoğu’da yaşananlar PKK’nin daha en başından tespit ettiği olguları doğrular nitelikteki gelişmelerdir. Bu gelişmelere baktığımızda PKK’nin yarattığı büyük etkiyi ve ispatladığı gerçeklikleri net olarak görebiliriz.

Bunlardan birincisi; 3. Dünya Savaşı’nın bugünkü koşullarında öz savunması olmayanların güç olamayacakları, herhangi bir iradi temsile ulaşamayacakları gerçeğidir. PKK’nin mücadele pratiğiyle ve oynadığı rolle bu gerçeklik bir kez daha gözler önüne serilmiş oldu. Bu, PKK’nin daha işin başında öz savunmaya verdiği önemi ve öz savunmaya dayalı demokratik toplum mücadelesiyle siyaset yürütme tarzının ne kadar geçerli olduğunu gösteriyor. Ortadoğu’daki mevcut durumda gerçekleşen savaş durumu da bunun açık kanıtıdır.

Bunu biraz daha açabilir misiniz?

Elbette. Buna en çarpıcı örnek Rojava’nın durumudur. Bilindiği gibi Rojava, Kürdistan’ın en küçük parçasıdır ama öteden beri burada örgütlenmeye çalışan örgütlerin öz savunma namına hiçbir programları olmamıştır. Bu gelenekten gelen ve çoğu da şu anda ENKS adıyla bir araya toplanan Kürt grupları, 2012’de Qamişlo’da her gün yürüyüş yapıp “Özgür Ordu gelsin” diye slogan atıyorlardı. Eğer Kürtler daha önceden çekirdek düzeyinde belli bir öz savunma alt yapısı bulunan YPG’yi hızlı bir biçimde örgütleyip kendi şehirlerini kurtarmasalardı ve özellikle “Özgür Ordu” denilen çete yapılarının buraya gelmesini önlemeselerdi, şimdi Rojavayê Kurdistan diye bir şey de olmazdı. Çünkü “ÖSO” denilen yapı zaten Türkiye’nin istemiyle Kürt bölgelerine dayanmak istiyordu. Onlar gelince rejimle çatışmalar da olurdu ve dolayısıyla Kürt bölgeleri diye bir şey kalmazdı. Bunlar, sonra kendi bölgelerini DAİŞ’e teslim etti. El Nusra ve DAİŞ gibi çetelerin, Kürtleri yaşatmayacağı çok açıktı. Buna en iyi örnek 2012’de yaşananlardır. El Nusra, 2012’de şimdiki gibi Türkiye’den saldırarak Serêkaniyê’yi ele geçirdiğinde sözünü ettiğim Kürt örgütleri Kürdistan bayrağıyla önlerine çıkıp onları karşılamak istedi fakat bayrağı ellerinden alıp ayaklar altına atarak çiğnediler ve onları da oradan kovdular.

YPG OLMASAYDI ROJAVA HARİTADAN SİLİNİRDİ

Eğer YPG’nin müdahalesi olmasaydı Rojava zaten küçük bir yer olduğundan haritadan silinirdi. Şimdi Suriye’de Kürtler diye bir şey kalmazdı. Rojava Kürtlerinin öz savunmalarını YPG olarak örgütlemesi, Kürt bölgelerini savunmaya alması, sonra da kendini genişleterek QSD’nin oluşumuna öncülük etmesi sadece Rojava’yı Suriye’de bir güç haline getirmedi. Aynı tüm Kürdistan ve tüm Suriye için önemli bir rol oynadığı gibi DAİŞ’e karşı yürüttüğü destansı mücadeleyle bütün insanlık için büyük tehlike olan DAİŞ’i yenerek insanlığa büyük bir hizmette bulundu. Bu mücadelesi ve zaferiyle Kürtleri bütün dünyaya tanıttı, Kürt davasının uluslararasılaşmasını sağladı. Çok önemli ve tarihi bir rol oynadığı açıktır.

İşte bunu oluşturdukları öz savunma örgütlenmesi sayesinde yaptılar. Eğer öz savunmaları olmasaydı tıpkı Serêkaniyê’de çetelerin bayrak kaldıran Kürtleri kovması gibi Kürtleri her yerden kovar ve silip atarlardı. Öz savunma örgütlenmesi sayesinde bugün Rojavayê Kurdistan’ın, Suriye’de artık aşılamaz bir güç ve hakikat olduğu ortaya konulmuştur. Türk devletinin kurulacak yeni Suriye’de Kürtlerin yer almaması için gösterdiği bütün çabalar beyhude kalacaktır. Kürt halkı, Rojava’daki bu öz savunma direnişi sayesinde sadece Rojava’da silinmez bir iz bırakmadı, aynı zamanda tüm Suriye, bölge ve insanlık adına önemli gelişmelere imza atmış bir güç durumuna geldi. Böylece bütün saldırılara karşı kendi halkının geleceğini şimdiden garanti altına almış bulunmaktadır. Belki şimdi savaş ve T.C.’nin saldırıları devam ediyor olabilir ama YPG, YPJ ve QSD’nin yarattığı sonuçlar, hiç kimse tarafından yadsınamayacak duruma gelmiştir.

KADIN HAREKETİNİN ÖZ SAVUNMA ÖRGÜTLENMESİ

Toplumun başat ve öncü gücü olan kadınların öz savunmadaki yeri nedir?

Bugün Kürt kadınının tüm dünyanın dikkatini çekecek tarzda bir yükselişi yaşamasının ve Önder Apo’nun geliştirdiği özgür kadın çizgisinde bir güç olmayı başarmasının en önemli nedenlerinden birisi de kadın hareketinin bir öz savunma gücü olarak örgütlenmiş olmasıdır. Tarihsel süreç bütün boyutlarıyla ispatlamıştır ki; öz savunmaya sahip olmayan canlılar varlıklarını sürdürememektedirler. Bu kural, tüm canlılarda olduğu gibi tüm uluslar, toplumlar için de geçerlidir ve bilhassa kadın ulusu için geçerlidir.

Kürt kadının, Kürdistan’da hiç kimsenin beklemediği düzeyde bir iradeleşmeyi yaşamasının en önemli nedeni elbette ki, sahip olduğu özgür kadın ideolojisidir. Tabi sadece böyle bir ideolojiye sahip olmakla bu kadar güçlü, devindirici ve sarsıcı bir gelişme yaratılamazdı. Kürt kadının Saralar, Azimeler, Berivanlar, Beritanlar, Zilanlar, Zelaller ve Delaller şahsında somutlaşan özgür kadın duruşu beş bin yıllık erkek egemenlikli hükümleri yerle bir eden komutanlaşma yaratmıştır. Bu da kadın hakikatindeki büyük toplumsal enerjiyi, bir volkanın patlaması gibi açığa çıkarmış ve Kürdistan toplumunun tümünde büyük bir sosyal devrime ve yeni yaşama yol açmıştır. Özgür kadın çizgisi, bugün tüm bölgeye ve dünyaya dalga dalga yayılarak gelişme kaydetmekte ve böylece gerçek bir iradi güç haline gelmektedir. İşte özgür kadın hareketinin mevcut koşullarda güç olmanın zirvesi olan ordusal çalışmalarda yer almasının, komutanlaşmasının ve öz savunmasını geliştirmesinin rolü bu denli büyük gelişmelere yol açmıştır.

Sadece öz savunmayla sonuca ulaşılabilir mi?

Bilindiği üzere Carl Von Clausewitz önemli bir askeri teorisyendir, savaşı bilimsel temelde tanımlayan ilk insandır. Clausewitz, savaşın siyasetin devamı olduğunu söyler. “Savaş siyasetin farklı araçlarla sürdürülmesidir” der. Önder Apo, bu tespiti doğru bulmakla birlikte Ortadoğu’da bunun tersinin geçerli olduğunu söyler. Ortadoğu’da savaş siyasetin içinden çıkmamıştır, siyaset savaşın içinden çıkmıştır. Savaşın tıkandığı yerde siyaset gündeme girmiştir. Dolayısıyla Ortadoğu’da gerçeklik biraz daha farklıdır ve savaş eksenlidir. Bu gerçekler ışığında öz savunma ve savaş olgusuna baktığımızda; Ortadoğu’da öz savunmaya sahip olmadan, askeri güce ulaşmadan varlığını sürdürmenin imkân dahilinde olmadığı açıkça görülür.

İkinci boyutu ise Önder Apo’nun insanlığa yeni bir umut, yeni bir yaşam olanağı ve alternatif düşünce ufku sunan paradigmasıdır. Kapitalist modernite, kendisini ulus-devlet, endüstriyalizm ve azami kâr esaslı kapitalist üretim tarzındaki üçlü sac ayağına dayandırır. Kapitalist modernitenin toplumlarda yarattığı tahribat, çıkardığı kriz, kaos ve bunalımlar, artık insanlığın ve çevrenin kaldıramayacağı bir düzeye ulaştı. Bu yüzden bugün dünyanın her yerinde insanların kapitalist rejimlere, onların anti-demokratik yönetimlerine karşı protesto ve başkaldırıları vardır. Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya, Ortadoğu’dan Uzak Doğu’ya kadar bugün her yerde kitlesel halk hareketleri vardır. İnsanlar artık kapitalizmden kurtulmak istiyor ve bunun mücadelesini veriyor. Kapitalizmin yarattığı tahribatları iliklerine kadar hissederek yaşıyor. İşte Önder Apo’nun kadın özgürlükçü demokratik ekolojik toplum paradigması, kapitalizmin üçlü sac ayaklarından olan ulus-devlete karşı demokratik ulusu geliştirip bugün Ortadoğu’da halkların demokratik modernitesini bir hakikat haline getirmeyi hedeflemektedir.

Kapitalist modernite karşısında alternatif olabilen demokratik modernite gerçeğini eksen alan PKK çizgisi, bugün hem dünyada hem de Ortadoğu’da halkların özgürlük arayışının cevabını ortaya koyan bir düzeye ulaşmıştır. Bu açıdan bugün PKK’nin yürüttüğü ve öncülük ettiği halkların özgürlük mücadelesi, artık küresel bir karakter kazanmıştır. Bu hakikat giderek yaygınlaşacak ve daha da gelişecektir.

Konunun önemi açısından şu hususu bir kez daha vurgulamakta fayda görüyoruz: Burada klasik bir silahlı mücadeleden söz etmiyoruz. Demokratik ekolojik toplum gerçeğinin ancak öz savunma sistemine dayanması halinde güç olabileceğinden söz ediyoruz. Yani silahlı mücadele veya silahın var olması yalnız başına her şeyi yaratmıyor. Onu yaratacak olan ideoloji ve felsefedir, onun toplumsal bir gerçeklik haline gelmesidir. Öz savunma ise onu savunacak, yaşatacak ve başarıya taşıyacak olan bir araçtır. Toplum varlığının ve özgür yaşamın öz savunma temelinde korunması en soylu ve onurlu insan eylemidir ama her şey silahtan geçer diye bir kaide ve gerçeklik yoktur.

Sonuç olarak; PKK’nin çıkışından bugüne kadar kendisine eksen olarak aldığı çizgi toplumsal mücadeledir. Demokratik toplumu yaratmaya dönük bir mücadeledir. Bunun için öz savunmaya ve kendi öz gücüne dayanan, böylece iradi bir güç olmayı esas alan bir doğrultudur. Biz, PKK adıyla resmi olarak 41 yıldır ama Apocu Hareket olarak yarım yüzyılı bulan mücadelemizi hep bu doğrultuda yürütmenin gayreti içerisinde olduk. Bu doğrultudan hareketle PKK’nin 42. mücadele yılının da büyük bir yıl olacağını hem Kürdistan’da hem bölgede ve hem de küresel düzeyde halkların özgürlük mücadelesinin çok daha fazla ivme kazanacağını söylüyoruz. Özellikle Kürdistan ve Ortadoğu somutunda insanlığın demokrasi ve özgürlük davası uğruna büyük gelişmeler yaratmaya aday bir yıl olduğunu belirtiyor ve bu temelde 42. mücadele yılında herkese üstün başarılar diliyorum.

BENZER YAZILAR