Home TÜM YAZILARSTÊRKA CIWAN Ülke ve topluma bağlılık

Ülke ve topluma bağlılık

by rcadmin

DURAN KALKAN

Sistemin reddi Yurtseverlik ve Toplumculuk demektir

Önderlik, 1978 yazında, Amed’de yayın komitesiyle birlikte Manifesto’yu hazırladı. Zaten program taslağı hazırlanmıştı. Program ve Manifesto’nun hazırlanması, kadroların teorik olarak güçlendirilmesi ve bir kongrenin hazırlanmasını ifade ediyordu. Bunu aynı zamanda gizli bir yayın organı çıkarma temelinde yaptı. İlk defa PKK’nin yayın organı olarak 1978 Eylül’ünde Serxwebûn dergisi çıkartıldı. İlk sayıda Manifesto yayınlanmıştı. Dergi, merkez yayın organı olarak, çıkışı ilan ediyordu. Dergi çıkışıydı ama PKK çıkışını da ilan ediyor gibiydi.
Önderliğin oradaki belirlemeleri önemliydi. Güç meselesi, imkan meselesi tartışılıyordu. Önderlik orada görevleri başarmada temel güç kaynağı olarak Kürdistan’ın ve Kürt toplumunun içine düşürüldüğü durumu utanç duyulacak bir durum olarak ele alıyordu. Buradan duyduğumuz utanç duygusu bütün görevlerimizi başarmada temel güç kaynağımızdı. O nedenle Önderlik başarısızlıkların tümünü, içinde bulunulan durumu eleştirmeme ve içinde bulunulan durumla da yaşanılabileceğini sanmaya, yüzeyselliğe bağladı. Başarısızlığın temelinde sömürgeci ile birlikte köle olarak yaşamayı kabul etmeyi gördü. Başarının kaynağı olarak da böyle bir yaşamı, köle yaşamı asla kabul etmemeyi, onu reddetme duygusu ve tutumunu gösterdi ve bunu esas aldı.
Utanç duygusu deyip geçmeyelim. Bütün bilinçlerin temelinde var. Bu, derinden reddetmeyi, bilmeyi ifade ediyor. Bir şeyi reddedemezsen, başka bir şeyi yaratamazsın! Ne kadar reddediyorsan, alternatifini de o kadar geliştirirsin; az reddedersen yeni olanı az geliştirirsin, çünkü “var olanla birlikte yaşanabiliyor” dersin. Önderlik işte o zamandan reddetti: “Kapitalist modernite sistemiyle hiç uyuşamadım. Başlangıçta sistem çekici geldi, sistemle tanışmak için başkentlere gittim. Onun içine girmeye, içinde yer etmeye çalıştım, ama sistemle özelliklerim uyuşmadı. Sistem beni asimile edemedi. Bu sistem içinde yaşanabileceğine inanmadım. Yaşananı bir yaşam olarak görmedim, tersine yaşamın katledilmesi olarak gördüm.” Bu anlayış yeni bir yaşam arayışını ve onun için mücadeleyi ortaya çıkardı.
Mevcut kapitalist modernitenin, inkar ve imha sisteminin verdiği yaşamı reddetmezsen ve yaşanabilir görürsen, tabii ki ona karşı mücadele de geliştiremezsin; ne duygu-düşünce üretebilirsin, ne yeterli taktik-tarz geliştirebilirsin ne de pratik üretebilirsin.
Alternatif bir varoluş, özgür yaşam olduğuna göre, toplumsal yaşamın bütün alanlarına dair Önderlik ahlakının nasıl oluştuğuna bakarak kendimizi değiştirip dönüştürmek gerekir. Unutmayalım ki, Önderlik büyük bir düşünce gücüydü, başarılıydı, devlet içine girdiğinde de başarılı oluyordu. TC devletini yöneten yöneticilerin %70’inden fazlasının eğitildiği okulda, Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeydi. Önderlik devlette de her türlü imkana sahip olabilirdi. Onun koşulları da kısmen vardı, ona gücü ve imkanı da vardı. Fakat bunun tersini yaptı. Öyle yapsa ulus-devlet faşizminin ve Kürt kültürel soykırımının militanı olarak şekillenirdi. Onlara hizmet ederdi. Bunu değil de onun alternatifini, karşıtını yaratmayı tercih etti. Onu yaşanmaz ve tehlikeli gördü. Bir yandan onunla ilişkilenirken, diğer yandan hep kuşku duydu.
Önderlik şöyle söylemişti: “Bu düzen hepinizi yutmuştu ama beni yutamadı. Aslında yutmaya çalışmadı ya da ben de koşmadım değil. Mevzilere girmedim de değil, ama hep dikkatli, ölçülüydüm. Kuşkuyla yaklaştım, tehlikeyi gördüm ve oradan koptum, uzaklaştım. Beni yutamadı, eritemedi, dolayısıyla da karşıt olmayı, alternatif geliştirmeyi başardım. Orada yaşam değil yok oluşun olduğunu, büyük bir faşist gericilik yaşandığını gördüğüm yerde, oradan koparak aradığım ve bulmak istediğim doğru yaşamda karar kılıp, ısrar edip onu inatla geliştirmeye çalıştım. Bütün gücümü buna verdim ve hiçbir şeyi olmayan, yalnız başına imkanlardan yoksun olan bir kişi olmama rağmen inat, ısrar, çaba ve tutarlılık bütün bu gelişmeleri yarattı.”
Her şey sıfırdan başlayarak, iğne ucuyla kuyu kazarcasına yaşam ve çalışma tarzıyla ortaya çıkartıldı. Ama burada bir iddia, bir sabır ve bir kararlılık var. Büyük bir sorumluluk var. Doğruyu görünce ona sonsuz bir bağlanma var. Aslında düzen yaşamına duyulan kuşku, doğruyu geliştirdikçe ortadan kalkmaktadır; yerini netliğe ve kararlılığa bırakmaktadır. Böylece yeni alternatif yaşam ortaya çıkmaktadır. Bu temelde gerçekleşen, yeni alternatif yaşamı Kürt yurtseverliğinin ve demokratik komünal toplum gerçeğinin ortaya çıkartılması, bilinç, örgüt ve eyleme dönüştürülmesi, buna öncülük edilmesidir.
Önderlik bu iki temel değeri temsil etmektedir. Doğru, tutarlı bir Kürt yurtseverliği ve yine doğru, tutarlı bir toplumculuk. Bu iki özellikte derinleşme, ısrar ve çaba bugün hem Kürt halkına Demokratik Ulus yolunu gösteren hem de insanlığa demokratik, komünal ve toplumsal yaşam yolunu gösteren bir Önderlik gerçeği haline gelmeyi gerçekleştirmektedir.
Önderlikteki yurtseverliği ülkeye, toprağa, tarihe, kültüre bağlılığı da anlamalı ve bilince çıkarmalıyız. Önderlikteki bu toplumsal değerlere bağlılık aşk düzeyindedir. Büyük bir ilham alıyor, öğreniyor, araştırıyor, onlarla var oluyor. Önderlik hem binlerce yıllık insanlık tarihini, hem de binlerce yılın geleceğini her anında yaşamaktadır. Onu araştırmakta ve düşünmektedir.

Önderlik için tarih bir duygudur

Suriye’de kaldığı yıllarda, Önderlik de birçok yeri gezdi, gördü. Gittiği gördüğü yerler doğal olarak farklılık ifade eden, doğayı kendisine daha iyi tanıtan, tarih olarak toplumu kendisine daha iyi tanıtan yerlerdi. O tarihi yerlere ya da tarihi eserlerin olduğu yerlere belki beşer kez gitmiş, saatlerce inceleme yapmış, gözlemiş ve anlamaya çalışmıştır. Kendisini ziyarete gidenleri çoğunlukla bu tür yerlere götürüp gezdirerek, tartışarak karşılamıştır. Onlarla yaşıyordu. Onları bırakıp da bugünün maddi yaşamı peşinde koşmamaktaydı.
Bir defa Lazkiye tarafında tarihi bir yere bizi götürdü. Arkeolojik kazıyla açığa çıkartılmış bir mekandı. Geçmiş zamanlarda orada yaşayan toplum ölülerini evlerine gömermiş. Onu değerlendirdi ve “ölüsüyle birlikte yaşamak! Ölüsünü götürüp başka yere koymuyor, ondan kopmuyor, yanında tutarak kendi geçmişine ne kadar bağlı olduğunu gösteriyor” dedi. Kürdistan’ın tamamını gezmedi, örneğin Doğu ve Güney Kürdistan’ı görmedi. Ama coğrafyayı o kadar öğrenmişti ki, askeri mücadelede planlama yaparken, alanları buna göre değerlendirirken – ki askeri planlamanın önemli bir yönü coğrafyanın değerlendirilmesidir – uzun yıllar orada yaşayanlardan daha fazla bu dağların yapısını ve özelliklerini bildiği görülüyordu. O kadar araştırmış, sormuş ve öğrenmişti. Önderliğin tarihe ilgisi bu düzeydeydi. İçinden geç gel, yaşa ama dönüp bakma! Önderliğin kabul etmediği bir şeydi. “Siz dönüp bakmıyorsunuz bile, ilgi de duymuyorsunuz, orada güzellikler var, insana ruh ve duygu verecek, ilham verecek değerler var. Onları görmüyor, sahiplenmiyorsunuz, çiğneyip geçiyorsunuz, yok sayıyorsunuz” diyordu.
Önderlikte toplumculuk, yurtseverlik, toprak severlik, tarih salt bir söz değildir. Bir duygudur. Gerçekliklerle bütünleşmedir. Kendini o gerçekliğe ait görmedir. Yurtseverliği de böyle tanımlamıştır. Ülkeyi bırak kaç, dünyanın dört bir tarafına savrul, ondan sonra da bizim hakkımız hukukumuz de! Tarihten, ülkeden, topraktan kopmuş, emekten kopmuş, hazıra gözünü dikmiş olmaktır bu. Halbuki böyle bir dünya yoktur. Kimse başka bir kimse için bir şey yaratmış değildir. İnsanlığı sömüren sistem belki karnını doyurur, ama o kişinin yağını da süzer, derisini de yüzer! Beş almazsa bir vermez. Bir lokma ekmeği de karşılıksız vermez. Kapitalizmin mantığı budur. Gerçeklik de budur ama insanlık da bu hale gelmiştir. Kameranın çevrildiği, mikrofonu önünde bulan kişi hemen başlıyor konuşmaya: “Demokratik haklarımızı istiyoruz. Adalet yok mu, hukuk yok mu, niye bize vermiyorlar!” Evet, yok! Bütün bunlar ezbere laflardır. Öyle olan, “bunlar yok” deyip “nerede varsa oraya gideceğim” diye bir çırpıda ülkeyi de bırakır, tarihi de bırakır. Çünkü içinde bulunduğu yaşam günlük, hatta anlık yaşayan, yüzeysel ve düşünceden uzak bir yaşamdır.
Bu yaşamın da duygusu, derinliği yok ve son derece sığ, maddiyatçı hale gelmiştir. Sadece tüketicidir. Sabahtan akşama kadar otlayıp, akşamdan sabaha kadar onu sindirmeye çalışan varlıklardan neredeyse farkı kalmamıştır. İnsan, duygularının derinliğiyle, aklı yani düşünce gücüyle hayvanlardan ayrı bir canlı türü olarak tanımlanmıştır. Ama ulus-devlet sistemi ve kapitalizmin günümüzde ortaya çıkardığı insan türü beyinsizleştirilmiş, hayvani düzeye düşürülmüş bir insan türüdür. Kültürel soykırım rejimi Kürdistan’da da tümüyle bunu yaratmaya çalışmıştır, ama büyük devrimci mücadele bunun önünü almıştır. Böyle olmasa, 45 yıldır Önderlik yürüyüşü ve çabası olmasa ve bu biçimde Kürdistan’a yansımamış olsaydı, Bakurê Kurdistan’da Kürtlük’ten söz eden kimse kalmazdı. Bu abartı değildir. Kürdistan’da da kimse kalmayabilirdi. Nerede maddi yaşam ve tüketim imkanı var, oraya koşardı. Çünkü bilmiyordu, görmemiş ve yeniliği kendisine gösterene doludizgin koşuş vardı. Bütün toplumlardan önce Kürtler Kürdistan’ı terk eder, bu günlük maddi yaşam içerisinde kaybolurlardı. Hiçbir şeyi düşünmeyen, sadece tüketip öleceği günü bekleyen insanlar haline gelirlerdi. Eğer bu duruma düşülmediyse Önderlik çabası ve mücadelesiyle bu düşüş önlenmiştir. Büyük devrim bunları önledi ve tersini geliştirdi. Şimdi de çok büyük bir mücadele var ancak bunu tam başarmamıştır.

Mücadelenin yarattıkları ve devrim mecburiyeti

Bugün herkesin kullandığı literatürü, kavramların hepsini PKK geliştirdi. Hem de bunları kavgayla, kafaları kırarak geliştirdi. Silahlı çatışmaya girerek oldu. Önder APO, “PKK’nin 1978’de kurulmuş resmi tarihi önemli ama ondan önceki beş yıl çok daha önemlidir” dedi. 27 Kasım 1978’de kendisine bir isim takarken ortada bir ahlak, kültür, ilke oluşturmuş, birbirine kenetlenmiş bir topluluk olarak, ortak amaçta birleşmiş bir topluluk olarak örgüt vardı. PKK’nin ahlakı, ilkeleri o zaman oluştu. Onun için, bugün Parti Yaşamı diye yaşadığımız ilkelerin büyük çoğunluğu Haki Karer’in Önderlikle olan ilişki düzenidir. Orada örgüt oluşmuştur. Böyle deyince bazıları “mübalağa ediliyor, böyle yapılarak şehit yüceltiliyor” sanmaktadır. Hayır, ne abartı ne de mübalağadır. Gerçeklik budur ve PKK de böyle yaşamaktadır.
“Kuzey Kürdistan diyeceksin, Güney Kürdistan diyeceksin…” Kürdistan’a ad böyle takılmıştır. Şimdi neredeyse “Kürdistan demiyor!” diye suçlamaya kalkanlar oluyor. Bu sözleri duyunca Önderlik, “Benim Kürdistan için yaptıklarımı ancak bir zalim tanrı inkar edebilir” dedi. Yeri gelmişken, bu gerçeklikler arşivlerden, belgelerden de yararlanılarak araştırıp incelenmek, materyale dönüştürülüp topluma sunmak ve toplumu bu temelde eğitmek gerekir. Nereden nereye gelindiği ancak böyle daha iyi anlaşılabilir. Birçok sol grup ve Kürdüm diyenler, ülkesinin adını söylemekten korkup kaçıyordu. Şimdi sıfırı tüketmiş sosyal şovenizm, “Ne Kürdistanı! Yenilir mi yutulur mu, o nedir!” diye dalga geçiyorlardı. Çünkü sömürgecilik hakim oldu, “gömdüm mezara, üstünü betonladım!” diyordu.
Cumhuriyet gazetesine karikatür çizmişlerdi, Ağrı Dağı üzerine “hayali Kürdistan burada meftundur” diye yazıp basmışlardı. Bütün topluma ve gençliğe de “Türkiye homojen bir toplumdur, herkes Türk’tür, Türk dışında kimse yoktur, kim derse ki ‘Türk değilim’ o vatan hainidir, derhal kafasından vurulmalıdır” diye tembih ediliyordu. Türk olmadığını söylemek büyük bir cesaret işiydi, ölümü göze almaktı. Vurup kafasına öldürüyorlardı. Birçok insan ölüm döşeğinde “ben de Kürdüm” deyip öldü. O zamana kadar korkudan sakladılar. Cemal Süreyya var, Türkiye’nin ünlü şairlerindendi. Mehmet Ali Birand bile ölmeden önce “bende de Kürtlük var” dedi. Ama bunu ölecekleri zaman söylediler. Böyle bir süreçten gelinmiştir.
Bundan dolayı kültürel soykırım rejimi deyip geçmeyelim. Kürdistan’da soykırım ne demek, hangi yöntem ve araçlarla yürütülüyor, üzerinde kültürel soykırım uygulanan birey ve toplumda ne tür etkiler, değişiklikler yaratıyor? Bunları iyi anlamak gerekir. Bugünkü duruma bakıp da Kürdistan’ı hep böyle sanmak, Kürt insanlarının, gençlerinin ve kadınlarının hepsini böyle bilinçli, örgütlü, devrimci sanmak büyük bir yanılgı olacaktır. Bütün bunlar mücadeleyle yeniden yaratılmıştır. Bu anlamda sadece devrim değil, gerçekten diriliş vardır. “Öldürdük!” dediler ve “ölüyü dirilttiler” diye şimdi yeniden katletmeye çalışıyorlar. TC’nin gizli kapaklı bütün tartışmalarında öyle yazmaktadır. “PKK mutlaka yok edilmesi gereken bir tehlike” olarak görülmektedir. Bunların hepsi bizim hikayemizdir ve önemli tarihsel gerçekliklerdir. Bunlar bilinmeden de günümüz doğru anlaşılmayacaktır. Ülke ve tarihe ilişkin çokça Önderlik çözümlemesi bulunmaktadır. Bunlar okunmalı, incelenmelidir.
Önderlikteki yurtseverlik çok derindir, tutku düzeyindedir ve aşkla bağlanmayı ifade etmektedir. Tarım-köy toplumunu, tarım devrimini bu temelde önemsemiştir. Böyle büyük şehirleşmeyi kanserleşme olarak tanımladı ve esas olarak kapitalist modernitenin yarattığı tehlikeli sonuçlar olarak gördü. Kıyamet alameti olarak değerlendirdi. Devrimle önlenmezse, kapitalist modernitenin yarattığı sonuçlar toplumu çöküşe götürecektir. Toplum olmaktan, insan olmaktan, düşünen varlık olmaktan çıkaracaktır. Her gün yiyen, içen, yatan, kalkan ve ölen; sadece tüketen bir varlık olacaktır. Ve insan kendini tüketen, çevresini tüketen, doğayı tüketen bir varlık durumuna düşürülecektir. Maneviyat tümden yok olacaktır. Önderlik bunları görüyor, değerlendiriyor ve büyük dehşet duyuyor. Kapitalizm karışışındaki duruşunun bu kadar keskin ve net olması buradan gelmektedir. İnsanlığın geleceği açısından büyük tehlike görmekte ve dehşet duymaktadır. Bu tehlikenin mutlaka önlenmesi için Demokratik Modernite Devrimi’nin gerçekleşmesini şart görmektedir. Devrim teorisini de buradan kurtuluş olarak geliştirmiştir.

BENZER YAZILAR