Home TÜM YAZILAR Yalan mı mitonami mi?

Yalan mı mitonami mi?

by rcadmin

Türkiye’yi bir sihirbaz misali ellerinde tutan Erdoğan’ın en büyük yeteneği kendisinde olan kötülükleri başkasına yüklemek, başkalarının iyi marifetlerini ise kendine mal etmedir.

HAYRİ ENGİN

Erdoğan en son olarak CHP’nin lideri olan Kılıçdaroğlu’nun Mitomani yani yalan söyleme hastalığına sahip olduğunu söyleyerek yeni bir kavramı dolaşıma koymuş oldu. Üzerinde zaman geçmeden Mitomani hastalığına sahip olanın Erdoğan olduğunu Kılıçdaroğlu da söyleyecektir.

Sözü uzatmadan belirtelim ki Erdoğan’ın yalan söyleme diye bir hastalığı yoktur. Erdoğan çok bilinçli bir şekilde insanları aldatmak ve kandırmak için yalan üretmektedir. Hastalık, ismi üzerindedir, bir hastalıktır. Hastalık olduğuna göre bunu yapana çok şeyi yüklemek yerinde olmayabilir. İster bu hastalık fiziki olsun isterse bu hastalık psikolojik olsun, son tahlilde bir hastalıktır. Ve iyileştirilmesi için doktora ihtiyaç vardır. Ancak Erdoğan ismindeki bukalemun kişiliğin yalanları bir hastalıktan kaynağını almamaktadır. Onun yalanları kendi çıkarı için ürettikleri olmaktadır. Onun yalanları bilinçli bir şekilde toplumları yönlendirmek için yapılmaktadır. Hitler’in Propaganda Bakanı Joseph Goebbels’in yalanlara ilişkin koyduğu kimi temel ilkeler vardır.

Bunlar:

1-Söylediğin yalan ne kadar büyük olursa, o kadar çok kişi inanır, 2- Yalanı, daha büyük bir yalanla kapat, 3- Sen suçla, o temizlemeye çalışsın. Erdoğan’ın yalanları tam da bu prensibe göre işliyor. Çünkü yalanın özü toplumların hayallerini manipüle etmedir. Goebbels de böyle kullanmıştır. Goebbels’ten on kat daha ileri düzeyde ve etkili bir şekilde ise bugün Erdoğan kullanmaktadır. Goebbels’in zamanında sanal medya bu kadar gelişkin olsaydı, inanalım ki Goebbels’in propaganda silahı bu kadar etkili olamazdı. Ancak Erdoğan ismindeki bukalemunun yalan makinası onca sanal medyaya rağmen o kadar etkili olabiliyorsa, bu Erdoğan’ın yalan söylemedeki maharetine bağlıdır.

Yalanı “Aldatmak amacıyla bilerek ve gerçeğe aykırı olarak söylenen söz, kıtır. Gerçek olmayan, asılsız, uydurma” tanımıyla biliyoruz. Ve normal toplumlarda da gerçekten de yalan yukarıda ifade edildiği tarzda kullanılır. Lakin Türkiye gibi bir ülkede birçok şey iç içe geçtiği için neyin ne olduğunu hakikaten anlamak güç oluyor.

Şu açıkça bilinsin ki; Türkiye’de iktidar da muhalefet de yalan sözcüğünü toplumun kullandığı gibi kullanmıyor. Çünkü tarihin ilk gününden bugüne özelde de tüm dini öğretilerde yalan ayıplanır, hatta çoğu zaman günah olarak görülerek mahkûm edilir. Bunun içindir ki insanlar yalan söyleyenden nefret ederler.

İslamiyet bunu daha ileri düzeye taşırarak yalana Küfür diyerek mahkûm etmiştir. Yalanın ayıplandığını, günah sayıldığını belirttik ancak yalanın bildiğimiz gibi kullanılmadığını da belirttik. Peşinen söyleyelim ki içine doğduğumuz dünyanın en belirgin karakteri yalan üretmesidir. Yalan atmak ya da yalancılık bu günkü dünyanın büyük bir farkla en belirgin özelliğidir. Bunun böyle olduğunu az çok tarihi bilenler bilirler. Tarihçiler insanlık tarihinde çok ciddi bir kırılmanın yaklaşık 5 bin yıl önce yaşandığını bizlere söylüyorlar. Tarihçilerin verdiği bu tarih esasta ilk iktidar odaklarının ortaya çıktıkları daha doğrusu iktidar odaklarının kendilerini en iyi ifade ettikleri devletin kurulması aşamasına denk geliyor. İnsanlar önceleri klan, kabile, aşiret ve aşiret üstü yapılarda kendi özgür iradeleri ile yaşarlarken, iktidarlarını sistemli hale getirerek devlet aşamasına geçen baskı güçleri özgür yaşamaya alışmış olan insanları, toplumları yürütebilmeleri için çok büyük yalanlara ihtiyaç duymuşlardır.

Birilerinin emeğini çalmak öyle sanıldığı gibi başlangıçta, insanlığın şafak vaktinde kolay olmamıştır. İnsanların kendilerini gönüllü olarak sömürüldükleri bu çağa geldiğimizde ne büyük yalan ve hileler karşılığında bu hale getirilmiş olduklarını incelesek ve ortaya çıkacak sonuçlara sadık kalarak özgürce görüşlerimizi sunsak kıyamet kopar. Çünkü az bir şey tarihi ya da bugünü inceleyen bir insan bilir ki, insanların emeği bir küçük zümre tarafından çalınmaktadır. Hem emeği çalınmakta hem de çalanların verdikleri kırıntılara minnet duyulmaktadır. Bu ise yalanın ne kadar derin olduğunu gösterir. Hem çalacaksın, hem sömüreceksin, hem kanını emeceksin, hem de her gün onlarca tehditle hizada tutacaksın ama buna rağmen böyle kanı sömürülenler tek bir ses çıkartmayacaklar. Bu ses çıkarmamanın ya da çıkaramamanın altında kesinlikle büyük yalanlar vardır. Başka hiç aklı başında olan biri kendi emeğini gönüllüce birilerine verebilir mi?

Tarihin şafak vaktinde de insanlar kendi emeklerini kolay kolay birilerine peşkeş çekmemişlerdir. Aksine kendi emeklerine ve özgürlüklerine o kadar bağlı yaşamışlardır ki köleci güçler köle alamadıkları için hepsini katledebilmişlerdir. Zoraki zincirlere vurmuşlardır. Toplu olarak sürmüşlerdir. Katlettikleri insanların kafalarıyla kaleler yapmışlardır. Ve nice böyle vahşi yöntemler uygulayarak kendi iktidarlarını pekiştirmeye çalışmışlardır.

Sömürgeciler yani egemenler bunun böyle olamayacağını çok erkenden fark etmişlerdir. İnsanın yönlendirmeye açık olduğunu, insanın ruhsal sahasını fethettiklerinde onun fizikine de sahip olabileceklerini erkenden çözmüşlerdir. Bin yıllar öncesinden gelen Şamanların,

Rahiplerin, Büyücülerin tecrübelerini gözden geçirmişlerdir. Bu tecrübelerin yanına bir de kendi askeri zorlarını koymuşlardır. Buna ek olarak ise karşılığında bir şeyler veriyorlarmış hissini yaratmak için yer yer karınlarını doyurmuşlardır. Birde çok önemli olan başka bir durumu da erkenden görerek kendi konumlarını sağlamlaştırmak için kutsallıklar atfetmişlerdir. Kendi konumlarını her geçen gün bu kutsallara bağlayarak insan zihninin üstüne tam bir örümcek ağı örerek oturmasını iyi bilmişlerdir.

Bu örümcek ağının oluşturulmasının en etkili silahı kesinlikle yalan olmuştur. Olmayanı, olmayanları varmış gibi göstermeyi insan zihnini yanıltmayla becerisiyle başarmışlardır. Bir kere yalanlar kutsalların kılıfına bürünmüşler ise orada ikna edilemeyecek, istedikleri yere götürülemeyecek tek bir insan kalmayacaktır. Boşuna “Toplumsal gerçekler insan eliyle inşa edilmiş gerçeklerdir” denilmemektedir. Toplumsal gerçekler insan eliyle inşa edilmesinin temel silahı işte YALAN silahıdır. Ancak unutmayalım ki zamanın egemenleri bizim anladığımız tarzda yalanlara baş vurmamışlardır. İktidarcı devletçi güçler yalanlarını süslemesini bilmişlerdir. Öyle ki yalanlarını ne kadar büyük marifetlerle gizleyerek sanki gerçekler imiş gibi köle altına aldıkları toplumlara karşı kullanmışlardır.

Denilebilir ki o zamanki insanların zihin yapıları çok gelişmiş değildi bunun için de iktidarcı devletçi güçler rahatlıkla onları yönettiler ve yönlendirebildiler ve köle haline rahatlıkla getirebildiler. Yine o zamanki zorbalar sıkıştıklarında zor kullanmaktan çekinmediler. Bugün hiçbir iktidarcı devletçi güç bu kadar şiddetli çıplak zoru kullanamaz!

Zihnen o zamanki insanların bugünkü insanlar gibi gelişkin olmadığını kabul etsek bile o zamanki insanların bizden daha çok rahat kandırıldıklarını söylememiz çok gerçekçi görülmüyor. Nedeni ve nedenleri açıktır; egemenler tam 5 ya da 6 bin yıllık sömürü tarihinde çok mu ama çok fazla şeyler öğrenmişlerdir. Her şeyden önce yalanı öyle bir rafine hale getirmişlerdir ki günlük olarak bizleri kandırabiliyorlar, yönlendirebiliyorlar. Yine öyle ki rüyalarımıza bile girip istedikleri hayalleri yaratabiliyorlar. En azından o zamanki insanlar kendi hayallerine sadık kalıyorlardı. Yeni koptukları neolitik toplum değerlerini iyi bildikleri için hayalleri taptaze kendi cennet resimleri ile doluydu. Ama bugün dediğimiz gibi bizler biliyoruz ki bizim hayallerimizi bile belirleyenler egemenlerdir. İktidarcı devletçi yapılardır. Kapitalist modernist güçlerdir. Yarattıkları sanallık içerisinde kendimizi özgür yaşadığımız sanrısıyla bize istediklerini düşündürtebiliyor ve istediklerini hayal ettirebiliyorlar. Uzağa gitmeyelim; spor kültürleriyle, sanat kültürleriyle, seks kültürleriyle bizi ne kadar gözaltına aldıklarını, tutsak aldıklarını bir düşünelim…

Hayallerimizi bir gözden geçirelim orada görürüz ki hayallerimiz bile inşa edilmişlerdir. Tüm derdimiz para kazanmak değil mi? Tüm derdimiz zincirlerden boşanmış bir bireycilik değil mi? Tüm derdimiz güdülerimizi istediğimiz gibi yaşama değil midir? Böyle soruları peş peşe dizip sorularımızın sayılarını çoğaltabiliriz. Sorularımızı sordukça verdiğimiz cevaplarda ne kadar çok kafeslendiğimiz daha iyi görülecektir.

İşte bu kafeslemeyi yapan, egemenlerin, iktidarcı devletçi güçlerin yalan sistemi üzerine kurulu olan sanal yapısıdır. Aksi takdirde hepimizi kafesledikleri halde kendimizi özgür hissetmemizi neyle izah edilebilir ki? Devletçi yapılarda tek bir insan özgür olmadığı halde kendisini son derece özgür hisseder. Halbuki devlet tamamen bir zor aygıtıdır. Bir baskı aracıdır. İnsanları soyma aygıtıdır. Tam bir hırsız yapıdır. Vergisiyle, kuralıyla, hukukuyla, askeriyle derken insanı tamamen zapturapt altına alan bu yapı yani devlet tam bir despottur. Zamanın hiç bir zorba gücü bugünkü devletler kadar yetkiyi ellerinde toplayamıyorlardı. O tarihin çok bildik zorbaları en fazla kendi bulundukları şehirlerinde az çok hükmederlerdi. Halbuki bugünün zorba devlet yapısı neredeyse bir ülkenin en ücra köşesindeki en fakir ve halsiz olan insanın hücrelerine kadar işleyerek tamamen köle haline getirebilmektedir. Örnek; Trump, Erdoğan, Brezilya’nın hasta lideri Bolsonaro, Putin, Macaristan’ın Orbán’ı bunu neyle yapıyorlar? Dediğimiz gibi yalanın kendisiyle yapıyorlar. Devletin ne kadar gerekli olduğunu, ne kadar büyük değer taşıdığını, ne kadar birlik ve beraberlik sağladığını, ne kadar herkesin olduğunu günlük bizlere söyleyerek yapıyorlar. Halbuki biz de biliriz ki birilerinin cepleri hep dolarken birilerinin cepleri hep boş kalır. Devlet dar bir zümrenin çıkarlarını korumaktan öteye geçmediği halde sanki hepimizinmiş gibi bir algı yaratılması tamamen söylediğimiz yalan gerçekliğiyle bağlantılıdır. Maalesef iktidarcı devletçi yapılar kendilerini tamamen hücrelerimize kadar yerleştirmişlerdir. Neredeyse DNA’larımızda genetik kodlar gibi bize kabul ettirmişlerdir. Öyle ki tek birimiz bu yalanlara karşı koymayı düşünemeyiz. Çünkü yalanları bizim girişte belirttiğimiz tarife göre yapmamaktadırlar. Bize yalanlarını oluşturdukları sömürü çarklarıyla benimseterek yapmaktadırlar. Bugün de yalanlar tam gaz yürürlüktedir. Türkiye’nin günlük siyaseti tamamen yalanlar üzerine kurulu bir şekilde ilerlemektedir. Dikkat edelim tarihi bir süreçte geçildiği halde sarf edilen sözler, konuşmalar, dile getirilenlerin çoğu içeriksizdir. Amiyane tabirle “Beş kuruş etmez.” İktidardaki parti de muhalefette olan partiler de benzerdir hatta yer yer daha geri ve kötü bir durumdadırlar.

Son zamanlarda en çok hırsızlık yalanı devrededir. Kimin ne kadar çok çaldığı bunun için Türkiye’de iktidarda kalmaması gerektiği ne kadar da çok söyleniyor. Halbuki bırakalım böyle milyonların çalınmasını, bizim ülkemizin -yani Kürdistan’ın- her şeyini çaldıkları halde halen iktidarda öyle kurulu olarak kalıyorlar. Madem hırsızlık yapanlar iktidarda kalamazlar, o zaman cümle Kürdistan’ı soyup soğana çevirenler neden yıllarca iktidarda kaldılar, diye sorma hakkımız yok mu?

Sözü uzatmadan belirtelim ki her türden yerinde olmayan bir sözün sarf edilmesi derinliğine incelediğimizde, irdelediğimizde göreceğiz ki arkasında bir yalan vardır. Bir yönlendirme vardır. Yine göreceğiz ki her içeriksiz, boş bir konuşmanın da arkasında bir yalan vardır. Yalanın ise bilinçli bir şekilde toplumu manipüle etmek için kullanıldığını bizler tarihi incelediğimizde görüyoruz. Bunun için diyoruz ki içeriksiz, boş, iş olsun diye söylenenleri yabana atmadan, bunların iktidarcı devletçi güçlerin bilinçli bir şekilde topluma sundukları sanal dünyayı daha da kökleştirmek için sarf edildiklerini bilelim. Yine bunların kesinlikle bizlerin hayal dünyalarını etkilemek için kullanıldıklarını da bilelim. Bunları bilelim ki kendi cephemizde karşı koyuşu sağlayabilelim.

Sözü bitirirken belirtelim ki yalancı ve zorba düzeni yıkmak için her şeyden önce iktidarcı ve devletçi yapıların yalan ve zorba düzeninin dışına çıkmamız gerekir. Var olanın dışına çıkılarak, var olan insanlık dışı bu düzeni yıkarak halklarımızın ve insanlığın hak ettiği insanlığın şafak vaktindeki adil, ortakçı, paylaşımcı ve özgürlükçü toplum sistemini oluşturabiliriz.

BENZER YAZILAR