Home TÜM YAZILAR YIKILAN KENTİN İNTİKAMI

YIKILAN KENTİN İNTİKAMI

by rcadmin

NURETTİN DEMİRTAŞ

“Susun konuşmacılar
Siz sıranızı savdınız
Şimdi silahım konuşacak!”
Dedi hatip. Her şey o zaman başladı. Hikâye kendini arayan bir gencindir. Belki de her gencin. Üç kez okumadan anlaşılmayan; üç sözlük, üç harita, biraz da sabır lazım anlamak için.
Fis’te…
Bir ara Fis’te doğduğumu söylüyorlar, daha önemli doğumlar olmuş Kasım’da orada. Silahlar konuşuyordu uzun geceler boyu. Kuyruğunu arayan bir yılan gibi huzursuzdu kentler.
Uzun bir kışın sonunda doğmuşum. Baharını arayan bir mevsim, sonunu arayan bir hikâye gibi aceleciyim. Belki biraz dargınım. Kardandır belki,
biraz yanık, biraz da neşeliyim. Her türlü insandan anlarım, biraz da silahlardan. Çünkü ben yıkılan kentin intikamıyım!
Maraş’ta…
Maraş’ta yakılan evlerde büyüdüm. Sanki bir kapıyım, üzerimde kırmızı çarpı işareti var. Bu yüzden, Hurman çayı Elbistan’ı dolanırken, Kerbela’yı göze aldım. Kantarma’dan geçen bir kervanla yola koyuldum. Narlı’da çok vuruldum. Yaşadıysam kutlu Elif Ana’nın duasındandır. Bu yüzden belki Pulyan’lı belki Bayramgazi, bilemedin Cennetpınar’lı, hatta Küçük Vietnam gibi herkese yakın herkese uzak bir eski zaman eşkıyası olabilirim. Sinemili gibi hem herkesinim hem hiç kimsenin. Afşin’de dertli ozan, Koçgiri’de eski bir han gibiyim, biraz yorgun ama hep
tetikteyim. Çünkü ben yıkılan kentin intikamıyım!
Urfa’da…
Urfa sıcağı göğsümde, biraz acılı. Hani sebep nedir diyene, sebepsiz bir ateş derim. Urfalıysam vuracak vurulacak, hapis yatacağım. Bir kurşun atılsa öte mahalleden, ben iki kurşun atacağım, sebepsiz!
Burası Urfa’dır. Bir bakışla can alandır.
Kabadayılıktan anlamam, kimseye de boyun eğmem. Bakmayın büyük kentleri gördüğüme. Karşıyaka, Çıt Sorik, Kavaklık, Antep’in hangi sokağını sorsanız bilirim de kendi köyümün deresinde kaybolurum. İpincedir o dere. Adı La’dır. Uzayıp gider Harput’a kadar. La kaçıncı notadır bilemem, vadiden süzülüp giden deredir ama ben giremem. Düşman pusudadır, gelemem. Yedi kıtada savaş bitse benim için bitemez. Çünkü ben yıkılan kentin intikamıyım!
Dar Ağacında…
Kimine uzak kimine yakın bir dilek ağacında, kentin ortasında insanlar asılmış, yaşlı-genç, ak sakallı, ak yüzlü. Buğday pazarında, Dağ Kapı meydanında, Çarçıra’da, Bağdat’ta, Tahran’da sıra sıra her kentte asmak için insan arıyorlar. Ben galiba bu kentlerden birinde doğmuşum, çünkü asılmak için aranıyorum.
Sanki Beyrut’u ben yakmışım? Sesim yanıktır diye! Dürzi bir sanatçıyım belki, o kenti içmişim dibine kadar. O kent ki “halkın ruhundan yapılmış bir şaraptır” Feyruz’un kalbi gibi.
Çocukluğumun ilk yakılan kentiydi. “Yanmış Beyrut kokuyor” du ilk şiirlerim. Anlatamadım galiba. Beyrut ateşler içindeyken ben daha çocuktum Sur sokaklarında. Sonradan öğrendim arandığımı kan kırmızısı bültenle.
Kürd olup da kaçaksın diye Çingene olduğunu gizleyenlere inat Çingene oldum bir zaman. Belki de aslım budur. Çingene güzeli, Süryani bilgesi ya da bir palamutum henüz dalından yere düşmemiş.
Yerlerde boş kovanlar yok artık, her yerde bomba çukurları. Namerdin savaşına toprağımız direniyor en çok. Çiğdemler açarken bile barut kokuyor burada.
Kaderim…
Şire pazarındaki yaşlı çiçekçinin nar çiçeği, kar çiçeği, bir de kaçak nilüferleri vardı kaçak aşıklar için. Kanal Boyunda ömrü kışa yetişmeyen bir kelebeğe götürdüm berfin çiçeklerini, hiç kar görmemişti.
Kayısı fuarı vardı. Zaman dardı. Kernek’te girdiğim kavgadan sonra bir dağın yolcusu oldum Şerafettin derlerdi adına. O güzel yaylalardan geçerken cephanem ıslandı. Bir kenti kestirdim gözüme, indim düzüne. Elazığ’ın ortasında Hozat garajına girdim: Eğilip saygıyla ya beni de götürün dedim ya da vuruşalım hemen şuracıkta. Halden bilenlerdi…
Geyiksu’da Ustran kayalığında kanlı bir pusuda aradım kaderimi. Çünkü ben yıkılan kentin intikamıyım! Kendi kaderimi yazarım.
Aşiret Kavgasında…
Van’dan aldığım siyabo, sirikli peynir, ekmek ve biraz da kenger vardı küçük heybemde, ömür boyu yeterdi, bir de baba yadigarı mavzer ve onun nasihati…
Yola çıkarken bir at gerek bu yiğide dediler, hangi destandı bilemedim, bir aşiret güzeli için vurdular beni. Ah! Biraz iyileşince kavga çıkaracağım, gözlerinin hatırına. Çünkü ben yıkılan kentin intikamıyım!
Yurtdışında…
Aşiret anlamadı beni Dünya nasıl anlasın? Daha merhaba demeden önce nereli olduğumu sordular. Ne desem iyi? Hangi vatan benimki kadar kan içinde kaldı ki kandan bahsetmeden nereli olduğumdan bahsedebileyim?
Hoş geldin demediler. Kan dedim ya bir kez daha vurdular. Kem gözler üzerimdeyken yaralı gezdim Avrupa’yı, Amerika’yı. Süsünü-püsünü, tekniğini-bilimini gördüm de bir reyhan dalı kadar kıymetini görmedim. Dillerini bilmediğim için “Wanted” diye resmimin altına bir yazı yazıp metroların duvarlarını süslediler. Herkese verdikleri kimliği bana suç saydılar. Kanda izleri vardı.
O’nun Uğruna…
Tüm dünyayı yıkmak istiyorum bir adaya hapsedilmiş umutlarım için. Çünkü bu dünya suçlu! Her şeysiz yaşayabilirim ama O’nsuz asla! Bin tane ülkem olsa vermeye razıyım bir tek umuda. Bu dünya kanlım!
Bu yüzden şimdi duvarlarını yazılıyorum, afişliyorum, yollarını eze eze yürüyorum, tüm kapılarını çalıp kaçıyorum. Bunlar ısınma hareketleri. Savaşma hakkımı kimse elimden alamaz!
Devlet suçlarına doğuştan meyilli bir Zaza’yım belki. Yol gözleyen bir Goyi olabilirim: Çavrê! Belki Tori, Remi ya da
olmamak ayıp olurdu zaten. Aybolma
Xerzi’yim. Kürdistan kaplanları damarlarımda koşuyor. Rüstemê Zal gibi cengaver, Pepûk kuşu gibi utangaç…
Şarkılarım…
Zilan’dan Siirt’e kadar kanımı döktüler de bir ah diyen olmadı. Belki acılı belki de çok melankolik bir geçmişim olmalı yoksa niye seveyim eski şarkıları bu kadar?
Şarkıları yasak ettiler. O şarkılar gönlümün şarkıları. Halkımın şarkıları. Dedemin şarkıları. Bu yüzden saçları bir gecede beyazlayan kör bir dengbejim. Bu yüzden herkesin görmediğini görürüm. Ve bu yüzden halen söylenirim kırık dişlerimle, kanayan dudağımla, halen özlemle gam çekerim.
Halen severim yolları, uzun ince sızılarım vardır onları da severim. Her Geverli gibi halay çekmeyi severim, Hakkari’nin her yerinde renkli kıyafetlerle kol kola girmeyi, Beşebap’tan Faraşin’e dek uzayıp giden tililileri, bir de yağmurlara kafa tutmayı Berçelan’da ve aramayı severim herkesten çok herkesi. En çok da halk arasında dolaşmayı…
Hayatımı bıraktım, aramayı bırakmadım. Zümrüdü Anka gibi üç dünyanın bilgisini alınca anladım: Nerede en uzun tilili çekiliyorsa oralıyım ben. O mu yaman ben mi bilemedim. Adı yamandır. Tanrıların kentidir, dudakları mühürlenmiş tanrıları vardır. Dağ yüreklidir insanları, zılgıtları uzun, kendileri sessiz.
Ko Spi’de…
Beni o kadar suskun sanma,
Diyarbekir’den bir kere geçtim, bir daha susmam. Rıza dayının çay ocağında demlenen bir sevdayım, kaçak tütün saran parmakları tetiğe hasret bir mahpusum.
Ko Spi’nin çiçeği Ekrag köyünden geçen kara trenin sesini özlemeye mahkûm ettiler beni. O dağın üzerinden her gün yükselen güneşe hasret ettiler. Suveren, Kelaxsi, Kılebon, Ardurek, Zwexpa: Köylerin adına bak yüreğimdeki yarayı anla.
Hayal sınır tanımaz ki? Korkusuz yiğitlerin yakılan köyü Ziver’den gelip Xeylan, Hatyek, Ğeydmem’den geçip Siver yaylasına giden ve oradan Şaban’a uzayıp güneşe çıkan bir patika çizdim hapishane duvarına, her gün gidip geldim.
Êfrin’de…
Bir doğa ressamıyım. Êfrin’i yeşil-mavi çizdiğim resmin üstüne Türkçe duvarlar ve bomba atan F-16’lar çizdiler. Etrafını mayınlayıp gözlerini bana yasak ettiler. Firari bilincim Afrika çöllerini aşıyor ama bu masalımsı kentin hasreti beni yakıyor.
Bilmem ki nereliyim? Yoksa sadece bir köylü müyüm, dünyadan çok uzakta yaşayan? Çünkü ben yıkılan kentin intikamıyım!
Henüz köyümü tanımadan önce Afrika efsanelerinde zulme karşı savaşan taraftaydım. Önceleri “siyah bilinci” genç Biko’suydum Afrika’nın. Gençler unutmasın bunu. Nuri Dersimi’nin intikam çığlığı uçurumlarda asılı kalacak değil elbette ne de Biko’nun hatıraları.
O kadar yaşlıyım ki halen Kızılderililere ağlarım. Bir Ermeni’yim kaçak geçerim hudutları yalın ayak. Beni en çok İbraniler anlar, kaybettiğim kabilemin yasını tutarım.
Silopi’de…
12 yaşında, düğününden habersiz bir çocuğum. Oyun diye kına yaktım elime. Saçlarımı annem ördü, kırmızı örtülerle kapattı gözlerimi ağlaya ağlaya. Gelin görün halen Silopide naylon terliklerimle toz içinde oynarım. Gözlerim Cudi’ye bakar. Annem halen ağlar…
Herkesin mülteci olduğu bu dünyada sanki bir tek ben mülteciydim sınırlar arasında vatansız. Sonra Hasan Zirek şarkısıyla öğrendim Kirmanşan’lı olduğumu. Çocuk ellerimle halı dokurmuşum sarayları süsleyen. Çok yazık o ellere diyen olmamış. Belki biraz esrarengiz yollardan gelmişim ama ne garip diyen olmamış. Ben şimdi ne diye ardıma dönüp bakayım? Acıdan, ağrıdan sızlayan başımı taşıyan benim, kime ne? Kim anlar, kim bilir ki hiç dert çekmemişse? Hiç nedir, hiçlik nedir? Hiç ağlayan bir anaya yüreği yanmamışsa, gidip de dönmeyen kızına, oğluna…
Serhildan…
Herkes baharın beyaz pembe çiçeklerine vurulur; birbirine ve dostuna vurulur. Ben ya bir pusuda vurulurum ya da kan kızılı bir hayalden dolayı yine bir çarşı ortasında asılırım yağmur altında. Yağmurlar memleket kokusu getirir, yani serhıldan, yani Suruç, yani Nusaybin, Cizre. Benden iyi serhıldancı olur. Çünkü ben yıkılan kentin intikamıyım!
Dersim uçurumlarında anladım ki ninemin ağıdını arıyorum. Kılıçlardan koruyan Ermeni komşumuz götürmüş beni Laçin’e. Yol üstünde görmüştüm, yaz bir kenara Erzurum uzun havadır. Boyun eğmez. Beni tüm Serhat sınırları tanır, kar yağdığında geçilmez
olan tüm dağlar.
Zagroslarda kalmışım bir
zaman, Azrail’in bile korktuğu o dağlardır benim dostum. Erzincan’a sor, ondan daha iyi dost yoktur yalnız kalanlara. Bir sazın telleri bizi bağladı Meriwan’a. Keskin Hewraman bıçağıyım, eceli gelen çıksın meydana!
Ey!
Gün gelecek tüm zalim krallar Şehrezor ovasında ölümü tadacak. Yarenlerin hükmü kesindir. Bir daha olmayacak tac-taht kavgası. Her Êzidi’nin intikamı alınacak, tek tek her birinin.
Horasan erenleri bunu böyle bildiler de o yüzden ikrar verdiler. Onların yolunda yürürken buldum kendimi. Çünkü ben yıkılan kentin intikamıyım!
Gecelerime dalan top seslerinden tanıyorum kendimi, gözlerimi kırpmıyorum artık. Çünkü Rojavalıyım! Gözlerimi kırpmadan güneşe bakabiliyorum. Çünkü ben yıkılan kentin intikamıyım!
Bazılarına göre hiç acımadan bütün kentleri yıkabilirim, çünkü benim aslım dağlıymış. Bana yıkıcı diyorlar. Ben sadece yalanları yıkarım. Zorbalıkları yıkarım. Yıkılması gereken ne varsa işte, onları yıkarım.
Yıkıntılar arasında her kavgaya yetişen kentin süvarilerini gördüm. Atları inançtı, tıpkı benim atım gibi. Anladım ki ben yıkılan bir kentin çocuğuyum. İşte bu yüzden kavgasız yaşayamam!

BENZER YAZILAR