Yoldaşlık ilişkileri için herkes kendisi için bir tanımlama yapmıştır. Yoldaşlık ilişkileri için bazıları bir kitap kadar yazı yazar, bazıları da birkaç cümle ile izah eder.
ARGEŞ XEMGÎN
Gerçekten de yoldaşlık gizemlisihirli, sırrına ve özüne ulaşılmayan kutsal bir kelime midir? Ya da kutsal bir belirlemenin ilişkilere yansıyan hali midir? Belki de bu soruların tümü de birbirini tamamlayan bu kutsal belirlemenin “evet” halini ifade eder. Gerçekten de bu kelimeyi böylesine kutsayıp anlamlandıran nedir ve kimlerdir? Yoldaşlık, belki de hak yoluna koyulup hakikati arayanların önüne çıkan tüm zorlukları eşit pay edenlerin eylemidir de?
Evrenin her yerinde ve her anında hep bir arayış hali kendini sürekli kılmaktadır. Evrenin oluşumuyla birlikte bu arayış sürekli kendisini devam ettirmektedir. Bu arayışın temeli de, oluşu bulmaktır. Oluşun kendisini zamandan ayrı tutamayız ve soyutlayamayız, ayrı tutuğumuzda veya soyutladığımızda, o zaman bir arayıştan söz edemeyiz. Oluş olmadan zaman, zaman olmadan da arayış olamaz. Bu üç olgu birbirini tamamladığında hayat akışkanlık kazanır ve evren de bu üç olgu diyalektiğinde yaşam arayışına devam eder. O zaman nasıl bir arayış diye düşünürüz. Her insan nasıl ki yaşamının farkındalıklarını oluşturuyorsa, evrenin kendisi de bir bütünün oluşumunu bulma yolunda arayışını hergün daha da güçlendirmektedir. Evrenin arayışı kendisini oluşuma götüren süreçte, insanın mükemmel zihin yapısı ile evreni zafer ile amacına götürme yolunda çok büyük adım atan canlı olarak tanımlarsak, pek de yanlış olmaz.
İnsan, kendisinin ve evrenin farkına varan doğa olarak nitelendirilir. İnsan yaşamış olduğu oluşumu beklenilen düzeyde olmasa da, yine de belli bir düzeyde kendisini ilerletmiş ve belli bir noktaya vardırmayı başarmıştır. “Oluşum-arayış ve zaman” üçlemi yoluyla belli bir bütünsellik bağlamında anlam bulmuştur insan. Bir arayışın gelişmesi için bir yol olmalı ki, anlam bulabilsin. Yol olmadan bir arayışın ve bu arayışın anlamla tamamlanması mümkün değildir. Böyle bir arayış çabasına girilmesi boşunadır. İnsan, kendisinin farkına vardığında varoluş halinin tamamlaması için sürekli yeni bir arayışın peşinde olur. Bundan kaynaklı kendimizde hep farklı yolları denemenin arayışına girip, daha da anlamlaştırma mücadelesi ve çabasında olduğumuzun en somut hali değil mi?
Bunun içindir ki yol, kutsal sayılacak derecede kendisini önemle teşkil etmektedir. Bundan kaynaklı belirlenen yollar doğrultusunda arayışlara gidilir ve oluşla sonuçlanır. Sürekli oluşumu göz önüne aldığımızda yollarda hiç bitmeyecektir. Çünkü yollar devamlı akışkanlık içindedir. Burada o zaman karşımıza çıkan yol bir amaç olduğudur. Yol amaç ise, amaç uğruna ölüme gidilen tereddüt etmeden yürünülen, çıkan bütün engellere zorlanmalara karşı peşinden gitmek değil midir? Evrende hiç birşey amaçsız değildir. Kuşkusuz ”herşey” insan gibi farkında olmayabilir, gerekli oranda bilinç yoğunluğuna sahip olmayabilir. Fakat ”herşey” kendi varoluş yapısına uygun bir anlam ve farkındanlığı vardır. Ve bu ”herşey” amacına ulaşmak için bir savaşçıdır. Bundan kaynaklı bu arayışa anlam veren ve farkındalığı geliştiren yolun kendisidir. O zaman yol hakikattir, hakikat ise Önder Apo’nun belirtmiş olduğu Aşk’tır. Aşk ise özgür yaşamdır.
Peki bugün özgür yaşamın peşinden kimler koşuyor? Bu yolu kimler, anlama kavuşturma savaşında ve çabasındadır? Yolu anlamına kavuşturan, bu anlamın oluşumunu yaratan, bu yaratım sürecini izleyen yolda bıkıp usanmadan ilerleyen ve bunun için başkoyan hiç kuşkusuz ki hakikat arayışçılarıdır. Devletçi sistem ve onu temsil eden zihniyetin gelişmesi ile beraber hakikat olgusu da ortadan kaldırılmıştır. Daha doğrusu hakikatın güç yitirmesine ve giderek yaşam bulma olanağını kaybetmesine sebep olmuştur.
Hiç kuşkusuz ki hakikat olgusunun tekrardan anlam bulması için her zaman bir mücadele ve arayış sürmüştür. Bu arayışlara erkek egemenlikçi hiyerarşik- devlet büyük engeller ve zorluklar çıkartmıştır. Fakat bu yola kendisini adayan ve yolun kutsanmış olduğunu düşünenler her türlü engelleri aşarak inandıkları yoldan yürümesini bilmişlerdir. Çok zorlanmalarına, çile çekmelerine, işkence görmelerine rağmen hakikat yolundan ayrılmadıkları gibi, onları bu yoldan alıkoymak isteyenlere karşı da büyük kavgalar vermişlerdir. Birçok filozof cayır cayır yakılmalarına, yaşam boyunca zindanlarda çürümelerine ve büyük işkencelerle yüz yüze kalmalarına rağmen ser vermiş, hakikatten ayrılmamışlardır. Bir avuç olmalarına, sayısal olarak az olmalarına karşı yine de düşünce, inanç ve hak yolundan ayrılmamışlardır.
Fazla uzaklara gitmeye gerek yok. İşte Arin Mirkan, bu arkadaşlar çağımızın filozofları, çağımızın en genç ve enternasyonalist devrimcileridirler. Bildikleri yoldan korkmadan, yılmadan, ezilmeden ve savundukları ideallerinden taviz vermeden hakikat yolundan ölümsüzlüğe ulaşmışlardır. Zaten hakikat odur, barbarlara, kan emicilere, vahşilere boyun eğmeden, onlar karşısında diz çökmeden direnmektir.
Peki bu yoldaki yolcunun yoldaşlığının gizemi nedir? Bu yoldaki yolcuya yolu anlamlaştıran güzel kılan beraber yürüyen yaşam eylemini gerçekleştiren yoldaşı değil midir? Burada yoldaşı yoldaş yapan paylaşımı ve içtenliğidir. Paylaşım olmadan aynı yolda yürümek mümkün kılınır mı, belki bir yere kadar mümküm kılınabilir. Ondan sonrası, tükeniş, bitiş, ve varolan oluşumun yok oluşudur. Bu aralar herkesin sıkça duydugu bir söz var “sakladığın değil, paylaştığın senindir.” Peki bizde bu söz neyi ifade ediyor? Bütünselliği ifade ediyor. Paylaşım varsa bir yerde, orda bütünsellik vardır. Bütünselliklerle birliktelikler oluşur ve bununla tamamlamanın gerçekleşmesi olur. Paylaşım bir eylemdir, paylaşım cesaretli, kararlı duruşu ortaya çıkarma eylemidir. Paylaşım insanın kendini ifade etme kimliğidir. İnsan, kimliğini buldukça ve kendini bu temelde ifade ettikçe kendi dünyasında yeni kapılar açar ve anlam bulur. Paylaşım hakikat yolunda yürüyen yoldaşıyla bağlarını güçlendirir, sarsılmaz, kopartılamaz bir hale büründürür. Peki bizler bugün ne kadar bu yolda, bu yoldaşların yoldaşı olabiliyoruz? Yanıbaşımızdaki yoldaşlarımızın yüreklerine ne kadar bir bütünsellik içine girip yoldaşlarımızın duygularını, sevinçlerini ve üzüntülerini yüreğimizde hissedebiliyoruz. Ve böyle bir paylaşımın çabasına giriyoruz. Sistemlerin kendi benliklerimizde oluşturmuş olduğu bireysel çarpık, sakat ve hastalıklı kişilik ruh hali ile yoldaşlık rolümüzü unutuyoruz. Bundan kaynaklı görevlerimizi ve sorumluluklarımızı unutma eşiğindeyiz. Sorumluluk ve görev bilincimiz kalmışsa bir kıyıda o zaman yola koyulunur ve sistemin benliğimizde oluşturmuş olduğu hastalığa, çetin olan bir kavgaya tutuşur benliklerimizde ve orada sistemlerin kavgası gelişir kanlar dökülür. Bedenler cesetleşir ve göz pınarlarımızdan yaşlar akar. Bu kavgada galip çıkan insan yanımız olursa, yola koyulup yoldaş olunur yoldaşlarına, fakat mağlup olup yenilirse, artık param parça olur ve toz gibi savrulur her tarafa. O zaman yolun yolcusu, yoldaşın yoldaşı olamaz, artık her türlü kötülük olur, kötülük yapar, ama yoldaş olamaz artık. Bundan kaynaklı varolan sistem paylaşımların da düşmanı oldu, bundandır belki en çok paylaşımları hunharca dağıtması, şimdi hepimiz sistemin oluşturmuş olduğu kişilik tarzı ile bireysel, bencil, egoist ve çürümüş yanlarımız ile toplumsallığa gelmeyen hallerimiz ile kendimizi toplumsal yaşamaya dayatıyoruz. Bir çoğumuz bir yol hattına girmiş olabilir, yolcusu olacağımız bir yaşamın, kim bilir belkide sistemin o bireyci hastalıklı yaşamına karşı özgür yaşamı inşaa etme yoluna koyulacağız, içimizden ve dışımızdan yitip giden bir yaşama karşı sessiz kalamayız. Bunun için insan önce kendi hakikatine ulaşma savaşımını vermeli. Ve yeni yolunda yoldaşları ile bütün zorluklara göğüs gererek yürümelidir. Onun için yoldaşlık karşılıksız bağlanmayı gerektirmektedir.
Yoldaşlık kendi isteği için değil, olması gerektiği için kavgaya tutuşandır. Yoldaşlık o dur ki yoldaşına gelen yağlı mermileri göğsünde pay edendir.”Peki siz ne kadar yoldaşların yoldaşısınız”