Zîn’i terk etmek, ülkeyi terketmek

MAZDA MARİYA

Bence “Niye?” sorusu önemli bir soru. Dünyayı, etrafımızı ve kendimizi anlamak için çok önemli. Niye diye soruyorsak demek ki öğrenmeye meraklıyız, demek ki bir şeyleri anlamaya çalışıyoruz; sorguluyoruz ya da bir şeyi anlamışız ama kabullenemiyoruz, anlam vermek istemiyoruz. Bu sorulardan bir tanesi benim aklıma çok takılıyor: Niye bu kadar Kürt genci ülkelerini terk edip kendilerini Avrupa’ya atıyorlar?
Önderliğin dediği gibi son yıllarda “ülke boşalıyor”. Yüzbinlerce Kürt genci ülkeyi terk edip Avrupa’ya ve dünyanın farklı ülkelerine göç ediyor. Şimdi Kürdistan’ın durumunu, yakıcı savaşı hepimiz iyi biliyoruz, çok fazla detaya inmeye gerek yok. Böyle bir gerçekliğe rağmen binlerce Kürt genci akın akın Avrupa’ya göç ediyor. Burada bir çelişki, yani tartışılması gereken bir şey var. Bu kadar genç ülkeyi terk edip en tehlikeli yollarla Avrupa’ya gelmeyi nasıl göze alabiliyor? Neden geliyorlar? Bazıları savaş koşullarında yaşamak istemiyor, bazıları zindana girmemek için kaçıyor, bazıları ise çalışıp para kazanmak için geliyor. Ama bu cevaplar biraz da basit cevaplar ve bizim “Niye?” sorumuza yeterince cevap olamıyor.

Kendinden korkuyor musun?

Bir gün bir gençlik kampında toplu halde Özel Savaş dersinden çıkmıştık. Tabii asimilasyon, sosyal medya ve göçmenleştirme siyaseti bu dersin özel alanlarıydı. Devletin bize karşı uyguladığı siyaseti düşününce insan kendisine sorar tabii: Devlet ve aile beni o kadar etkiliyorsa, o kadar manipüle ediyorsa, o zaman ben kimim? Söylediğim sözler ve yaptığım şeyler gerçekten özden mi geliyor yoksa sisteme göre mi hareket ediyorum? Bunları düşünürken bir sene önce Avrupa’ya göç etmiş bir arkadaşın yanında oturdum ve kendisine şu soruyu sordum: “Sen kendinden korkuyor musun?”
“Niye? İnsan kendisinden nasıl korkar?“
Mesela aile korkar. Aile senden korkar. Aile her Kürt gencinin alabileceği kararlardan korkar. Aile Özgürlük Hareketi’ne katılımdan korkar. Ama çocuklarını dünyanın öbür ucuna atıp, çocuklarını en yoz yaşama itmekten korkmaz. Aile çocuklarının Avrupa gibi bir yerde çekeceği zorluklardan ve en kötü psikolojik etkilerinden korkmaz. Aile cocukların manevi olarak kapitalizme teslim olmasından da korkmaz. Aile çocuğun bağımsızlığından korkar. Yine sordum o arkadaşa:
“Kendinden korkuyor musun?”
“Yok, bence kendimden korkmuyorum.”
“Peki o telefonu eline aldığın zaman yine 3 saatini sosyal medyada boş boş tüketeceğinden korkmuyor musun?”
“Yani… Aslında korkuyorum.”
“Haftanın 5 günü para için çalışıyorsun. Sırf aile için. Bir gün makine gibi yaşayacağından korkmuyor musun? Ülkeden Avrupa’ya göç etmişsin ve buraya bir türlü adapte olamıyorsun. Olamadığın için mutlu olamıyorsun. Bir gün tam teslim olup asimile olmaktan korkmuyor musun?”
Bekledi, düşündü.
Ve yine dönüyoruz çocukların en sevdiği soruya: Neden? Niye böyle bir şey soruyorum? Niyetim ve amacım birilerini teşhir etmek değil. Aslında şunu netleştirmeye çalışıyorum: Bazen yaptığımızın anlamının farkına varamıyoruz, bazen konuşuyoruz ama bir şey de demiyoruz. Bazen gördüğümüz şeyleri sorgulamıyoruz. Halbuki eğer bizi köleleştiren bir sistemde yaşıyorsak, demek ki kendi düşüncemizi bile sorgulamamız lazım. Bunu vurgulamak için aynı arkadaşın “Kürdistan özgürleşirse tabii ki Kürdistan’a geri dönerim!” sözlerini sizinle paylaşmak istiyorum. Bu sözü duyarken öfkelendim. Niye? Çünkü Kürdistan herhangi bir yer, biraz toprak ve birkaç dağ değil. Kurdistan welat e, Kürdistan bir tutku, bir kimlik ve bir yaşam tarzıdır. Şimdi binlerce Kürt ve enternasyonalist Kürdistan’ı, yani o özgün yaşamı, kimliği ve tutkuyu özgürleştirmek için kan döküyor. Biz ise Kürdistan’ın kalbinden 3700 km uzaktayız ve “Kürdistan özgürleşirse tabii ki Kürdistan’a geri dönerim!” diyebiliyoruz. Peki ya Kürdistan seni kabul etmezse? Mem Zîn’i terk etseydi, Zîn’i yalnız bıraksaydı ve yıllar sonra dönseydi, acaba Zîn onu nasıl karşılardı? Sevinir miydi? O kalbine kazınan acı durur muydu?
Aileyi sevebiliyoruz, bir kadını bir erkeği sevebiliyoruz, telefonumuza bağımlı olabiliyoruz, peki Kürdistan’ı sevebiliyor muyuz? Güya aile için çalıştığımız zamanı ve verdiğimiz emeği Kürdistan’a da verebiliyor muyuz? Kürdistan’ı aile kadar sevebiliyor muyuz? Kürdistan olmadan Kürt olur mu, aile olur mu? Evet çok ilginç sorular. Ama cevapları da bir o kadar net. Zîn tabii ki öfkeli olurdu, Zîn kızgın olurdu, Mem’i kabul etmezdi: “Madem ki sen beni bırakabiliyorsun, o zaman ben de seni bırakarım. Madem ki sensiz de oluyordu, o zaman şimdi de sensiz olur.”
Belki bizim Kürdistan ile aramızda bir mesafe var, Kürdistan’ı yanlış ele alma durumu var.

Avrupa cehennemi

Faşist TC devleti ve Almanya, Fransa, İsviçre gibi işbirlikçi devletler mültecilerle kendi piyonları gibi oynuyorlar. Faşist TC rejimi yurtsever gençlere iki seçenek gösteriyor: Ya zindan kapıları ya da Avrupa kapısı. Şimdi yine kendimize sormak gerekiyor: Niye? Niye Avrupa devletleri o kadar mülteciyi kabul ediyor? Çünkü kapitalizmin merkezi Avrupa kendisine güveniyor. Kürt gençlerini kendi sistemi içerisinde eriteceğine güveniyor. Güveniyor çünkü burada lükse alıştırıyor ve sonrasında oluşan rahata düşkünlüğü senden geri almakla seni tehdit ediyor. İstediği gibi hareket etmediğin zaman senden kimlik ve oturum almayı biliyor ve insanları parayla terbiye etmeyi zaten ustaca uyguluyor. Yani buradaki sorun çalışma yürütmek, derneğe gitmek, eylemlere katılmak veya diğer rutin çalışmalarda yer alıp almamak değil. Bahsettiğim husus çok daha farklı. Sen yine bazı yurtseverlik görevlerini yerine getirebilirsin. Belki verdiğin emek de çok fazla. Ama Kürdistan’ı terk etmek ve kendini sisteme kaptırmak, aile için haftada 50 saat çalışmak ve özgür bir Kürdistan’ı beklemek çelişkili bir durum. Mesele “Ben siyasi olarak geldim, farklı seçeceğim yoktu” değil. Sonuçta buraya gelen herkesin sisteme ayak uydurması dayatılıyor; iş bulması lazım, aileye para yetiştirmesi lazım, oturum almak için sıkı kanunları esas alması lazım. Ve zaten Kürdistan ile aramızda bir mesafe var, Kürdistan’ı yanlış ele alma durumu var, yoksa Kürdistan’ı terketmeyi aklımıza bile getirmemiş olurduk. Avrupa’ya gelen gençler sadece soğuk havaya değil, soğuk bir topluma, bireyciliğe de alıştırılıyor. Burada ailece bir arada oturduğun zaman bile herkesin telefonu elinde, yürürken yemek yeniliyor, kimse kimseye güvenmiyor, insanlara iyilik yaptığın zaman bile niyetin sorgulanıyor. Para kazanmak için ya Paris’in kirli caddelerinde inşaat işini yürütürsün, ya Almanya’da bir Kürt’ün lokantasında az ücret için çalışırsın ya da belki İsviçre’de hamallık yaparsın, belki de temizlik işine girersin. Her gün seni aşağılayan bakışları çekersin, ülkede var olan samimi yoldaşlıkları da burada bulamazsın çünkü herkes ya para ya da kendisini yaşatmanın peşinde. Bu kadar stresin içinde yurtseverliğimize ne kadar zaman ayırıyoruz, ne kadar yurtsever yaşıyoruz? Yaşamımız gittikçe paranın etrafında dönünce, ne kadar Kürdistan’ı düşünebiliyoruz? Gerçekçi olalım. Avrupa yaşamı insanı kötü etkiliyor. Avrupa’da dürüstlük, yurtseverlik, vicdan ve kültürel değerlerimizin yerini kapitalist modernitenin yalancılığı, vurdumduymazlığı, vicdansızlığı ve kültürsüzlüğü alıyor. Bunun en trajik örneği Avrupa’daki güya yurtsever işverenlerin mülteci Kürt gençlerini ucuz iş gücü olarak sömürmesidir.

Kader mi karar mı?

Avrupa’ya göç eden gençlerin durumunu devletin “özel savaş politikası” ile açıklayabiliriz. Fakat biz insanız, robot değiliz. Kimse bizim yaşam tarzımızı bizim irademiz dışında belirleyemez. Manipüle edilebiliyor muyuz? Evet, ama her birimiz aynı zamanda bu manipülasyonun farkındayız da. Peki buna karşı özgürce düşünüp mücadele edebiliyor muyuz? Her insan kendi “kaderini“ kendisi belirler, her insanın karar gücü, özgür iradesi ve düşünme özgürlüğü vardır. Yani şartlar ne kadar zor olursa olsun, günler ne kadar karanlık olursa olsun, eğer sen kendi kararını kendin verebiliyorsan ve kendi kararlarının gerektirdiklerinden korkmuyorsan o zaman özgür bir karar verirsin, doğru bir karar verirsin. Misal, bir gün Heval Sakine Diyarbakır Zindanı’nda Esat Oktay’ın yüzüne tükürüyor. Neden? Çünkü tutumunu ortaya koyuyor. Tutumu net: Sen bizi istediğin gibi aşağılayamazsın, bizim irademizi kıramazsın. Ve bu kararı verirken rahatlığa bakmıyor tabii. İşkenceleri göze alarak ve korkmadan bu adımı atıyor. Belki kendinden korksaydı hiç sesi çıkmazdı, susardı, teslim olurdu. Ama kalbindeki özgürlük ateşi her gün ve her adımda yükseliyordu. Demek ki her insanın içinde var bir ateş, bir çağrı, bir öfke, bir umut, bir dilek… Ve bu dilekler ve umutlar ailenin ya da toplumun istediklerinden farklı olunca birey korkar kendisinden. Kendi istediklerinden de, kendi eksikliklerinden de. Ve bir Kürt genci Kürdistan’ı doğru anlamadığı zaman Özgürlük Dağları’na gitmekten de korkar. Biz aileyi doğru çözmediğimiz zaman ve kendimizi anlamadığımız zaman da “Niye?” sorularını anlayamaz, yanlış karar veririz. Ve bu yanlış kararlar bizi Amed’den, Dêrik’ten, Nisêbîn’den, Dersim’den, Pazarcix’tan, Gimgim’dan Toronto’ya, Berlin’e, Bern’e, Tokyo’ya, Marsilya’ya, Stockholm’a kadar götürebilir. Hepimizin kaderi aslında özgür irademize ve ülkemize olan bağlılığımızdan ibarettir. Niye? Çünkü özgür düşünmeye, özgür hareket etmeye ve özgür yaşamaya hasret ve hazır olan gençleriz; Mem gibi Zîn’i sevmeye, yani Kürdistan’ı sevmeye hazır olan da biziz. Önder APO’nun dediği gibi, “Özgür ortam, büyük düşünmek ve özgür seçimi yapmakla gerçekleşir.”

Related posts

Êzîdîlerin birliği ve kutsal Êzîdxan için sorumlu ve doğru hareket eden Şengal halkıdır

Yiğit topluma karşı sorumluluklarını yerine getirebilendir

Kim bu mezbele takımı?